Kördüğüm ve Hercai
İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu
Elif Yılmaz
1600
İnsan, yalnızca kınadığıyla değil; kınamadığıyla da sınanır.
Ne diyecektim ki? Ne diyebilirdim?
Ben o kadın değilim ama ona benziyorum mu?
Bunu söylesem büyük ihtimalle yüzüme son kez bakar, arkasını dönüp giderdi. Bir daha asla görüşmezdi benimle. Hatta işi daha da ileri götürüp Paşa Babama bile anlatabilirdi her şeyi.
Saniyeler uzuyor, zaman ikimizin arasında asılı kalıyordu. Gözlerimiz bir an bile ayrılmıyordu birbirinden. Ne o bakışlarını çekebiliyordu benden ne de ben cesaret edip gözlerimi kaçırabiliyordum ondan. Üstelik yalnız da değildik. Ozan ve Eren'in merak dolu gözleri de bir saniye olsun üzerimizden çekilmiyordu. Ortamdaki o ağır baskı ciğerlerimi sıkıştırıyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştım ama boğazıma bir düğüm oturdu. Zihnimin içinde tek bir soru dönüp duruyordu:
Peki şu an benim yerimde Yasemin olsaydı... O ne yapardı?
İki yol vardı önümde, ikisi de uçuruma çıkıyordu. Ya onun gibi davranıp bu rolü sürdürecektim ya da cesaretimi toplayıp kendim olacaktım.
Ama Kaya'yı üzmek istemiyordum.
İçimdeki terazi bükülüyordu: Hayır dersem Ozan ve Eren'den uzaklaşmam gerekecekti. Evet dersem Kaya benden uzaklaşacaktı. Ve ben hayatımda ilk defa... ne birinden uzaklaşmak istiyordum ne de kimsenin benden uzaklaşmasına tahammülüm vardı.
Aklım yine ona kaydı. Yasemin böyle çaresiz mi kalırdı yoksa gözünü bile kırpmadan bir karar mı verirdi? Ya da işin en korkunç kısmı... Ben farkında bile olmadan, yavaş yavaş ona mı benziyordum?
Kaya, daha fazla bu ağır sessizliğe ve aramızdaki yakıcı belirsizliğe dayanamadı.
"Bir kelam bile çıkmayacak mı o güzel dudaklarınızdan?" dedi, sesi sitemle kısılarak. "Beni bu kördüğümle yaşatmaya meyilli gibisiniz..."
Aramızdaki iki adımlık mesafeyi tek bir hamlede aştı. Yakınlığı zihnimi bulandırırken devam etti:
"Şu an ne meramımı anlatabilirim ne de siz tahmin edebilirsiniz. Kararınız ne olursa olsun bu kördüğüm, bırakın çözülmeyi, gevşemeyecek bile. Lakin sizden tek bir cevap dahi alamadığım için de derin bir üzüntü içinde olduğumu belirtmek isterim."
Bana bir şey söyleme fırsatı tanımadan, hafifçe kenara çekilerek eliyle kapıyı işaret etti.
"Buyurun, içeri geçip kahvaltı edelim... Zira buraya gelirken sizinle baş başa kahvaltı etmek gibi amansız hayallerim vardı."
Duyduğum sözlerle şaşkınlık içinde ona döndüm. Kalbim göğsümü delercesine çarpıyordu.
"Sözünüzü hiç saklamıyorsunuz," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
Dişlerini göstererek gülümsedi, başını hafifçe salladı. O an içimde nereden geldiğini bilmediğim bir cesaret dalgası yükseldi. Sağ elimi yavaşça göğsünün üzerine, tam kalbinin hizasına koydum.
Gözlerinin tam içine baktım.
Avucumun altındaki o ritim hızlandı, göğsü aldığı derin nefesle yükseldi. Sözlerinin arkasındaki o güçlü adamın kalbinin benden nasıl etkilendiğine şahit oldum. Yutkundu... Sessizlik, bu kez ikimizin de nefesini kesti.
Dudaklarımı bir şeyler söylemek için araladığımda, bakışları anında dudaklarıma indi.
Zaman durmuş gibiydi. Çok geçmeden hızlı bir hamleyle elini, göğsünde duran elimin üzerine koydu. Ellerimizin sıcaklığı birbirine karışırken heyecandan ağzım, dilim kurumuştu adeta. Fakat geriye adım atmadım. Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan, oldukça net ve pürüzsüz bir sesle konuştum:
"Söyleyeceklerimi kalbiniz kaldırmaz..."
Gözlerinde, birazdan ona güzel cümleler fısıldayacağıma dair beslediği o saf inancın kırıldığına şahit oldum. Bu hayal kırıklığı içimi cız ettirse de durmadım.
"Daha fazla üzülmek istemiyorsanız benden uzak durun," diye devam ettim, sesime çöken gölgeyi saklamadan. "Çünkü benimle olursanız, mesut bir hayattan ziyade belki de her gün ıstırap içinde olacaksınız..."
Yutkundu. Bakışlarındaki o kırgınlık, yerini derin ve sarsılmaz bir kararlılığa bıraktı.
"Sizin içinde olmadığınız bir hayat güzel olsa kaç yazar, hercai güzel?" dedi, sesi bir fısıltı kadar yakın ama bir yemin kadar güçlüydü. "Sizinle olduktan sonra, ıstırapla geçen her gün sanki ilk mesut olduğumuz gün gibi gelir bana..."
Hercai güzel...
Söyledikleri belki doğruydu, belki de kocaman bir yanlışın eşiğindeydik; ama içten içe bu sözler ruhumu okşamış, hoşuma gitmişti. Utancımın yüzüme vurmasıyla yavaşça elimi göğsünden çektim ve başımı eğerek gülümsedim.
Elini yavaşça indirdi, bir kez daha güçlükle yutkundu. Bakışları yüzümdeki o tebessüme takılı kalmıştı.
"Siz her gün gülün..." dedi, sesindeki sonsuz kabullenişle. "Varsın olsun, ben her gün üzgün olayım."
İç çekerek baktım ona... Çünkü bence o, sadece iç çekilerek bakılabilecek bir adamdı.
Yüzümdeki o küçük gülümsemeyi kaybetmeden fısıldadım:
"Belki başka bir hayatta..."
Cevabını beklemek için bile durmadım. Bahçenin ortasında bizi izleyen Ozan ile Eren'e tek bir bakış dahi atmadan Konağın içine doğru adımladım. Ardımda bıraktığım o üç adamın tam olarak ne hissettiğinden emin değildim ama kendi hislerimden adeta emindim.
Burada, bu zamanda ne kadar uzun süre kalırsam, Yasemin'e o kadar çok benzeyecektim. Yüzümü kaybettiğim yetmiyormuş gibi, en sonunda kendi benliğimi de kaybedecektim...
Merdivenleri hızlıca çıktım. Yemek salonunda olduklarını düşünüyordum, lakin büyük salonda kahve içiyorlardı.
Paşa Babam beni görür görmez gür sesiyle takıldı:
"Nerede kaldınız yahu? Biraz daha gelmeseydiniz akşam yemeğini yiyecektik vallahi!"
Onun bu neşeli sözleri üzerine salondaki herkes gülerken ben de yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirmeye çalıştım. Hızlı adımlarla yan yana oturmuş olan Nazlı ile Aylin'in yanındaki boş yere geçip oturdum.
Çok vakit geçmeden Kaya da salona girdi. Bakışlarını üzerimden çekmeden gelip tam karşıma, anne ve babasının yanındaki koltuğa yerleşti. Ozan ile Eren ise içeri geçmeyip merdivenlerin bitiminde, ellerini önlerinde saygıyla kavuşturmuş vaziyette beklemeye başladılar.
Büyük salondaki herkes kahvesinden bir yudum alıp sohbet ederken, zamanın iki ucunda duran benimle Kaya'nın arasında sessiz bir fırtına kopuyordu.
Bir anda Kaya'nın babası Resul Paşa konuşmaya başladı. "Ee, sebeb-i ziyaretimiz belli,"dedi. "Kızınız Yasemin Hanım'ı oğlumuz Paşazade Kaya'ya isteriz."