Maskeler ve Aynalar
İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu
Elif Yılmaz
1600
Kader istemezse kalp susar; kalp sustuğunda bir insan eksilir.
Herkes birbirine bakıyor, kimseden çıt çıkmıyordu. Oysa konuşması gerekenler bizlerdik; ben, Eren ve Ozan... Ancak sanki dilim lâl olmuş, kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Diğerleri ise yaşadıkları şokun ve içine düştüğümüz bu tuhaf durumun yarattığı korkuyla donup kalmışlardı.
Paşa babam yanımdaydı. Keskin bakışları bir an yüzümde gezindi; benden tek bir kelime bile çıkmayacağını anladığında derin bir iç çekip ayağa kalktı. Masanın etrafında ağır ve kendinden emin adımlarla dolaşarak, Lâle Hanım'ın hemen önüne kadar geldi. Bir iki adım ötesinde ise Eren ile Ozan, sanki bir infaz anını bekler gibi hareketsiz duruyorlardı. Hizmetliler henüz odadan ayrılmamıştı; o iki kız kardeş ise üzerimizdeki şaşkın ve korkulu bakışlarını bir an olsun üzerimizden çekemiyordu.
Mektubu eline aldı ve satırları süzmeye başladı. Elbette yazılanları çözemedi; okuyamadığını fark edince, çaresiz ve sorgulayıcı bir bakışla önce bana, sonra Lâle Hanım'a döndü.
"Bu mektubun Yasemin ile ne ilgisi var?" diye gürledi. Ardından eliyle Eren'i işaret ederek, "Bu mektup, bu yamak efendiden düştü!"dedi. Mektubu havada, sanki bir suç kanıtını sergilercesine hafifçe sallarken, gözlerindeki o sert ifade odadaki herkesin nefesini kesmeye yetti.
Lâle Hanım bakışlarını bana çevirdi. O an, bizi sabah aynı odada gördüğünü ve elimizde de buna benzer bir mektup olduğunu söyleyebilirdi; ancak sessiz kalmayı seçti. Paşa babama doğru dönüp gözlerini kısarak, "Ya bir casus daha varsa, Paşam?" dedi. "Ya o casus, bu yamak Eren ise?"
O cümle ağzından döküldüğü an, gözlerim Eren'inkilerle kesişti. İkimiz de korkunun soğuk nefesini ensemizde hissederek birbirimize baktık. Ozan'ın ise o kargaşada ne halde olduğunu, yaşadığı dehşetin yüzüne nasıl yansıdığını göremeyecek kadar kendi korkuma hapsolmuştum.
Paşa babam başını hafifçe sallayarak, "Doğru, bu ihtimal dahilinde,"diye mırıldandı. Hemen ardından, zaten yerinden çıkacakmış gibi çarpan kalbimi daha da hızlandıran o kelimeyi söyledi: "Askerler!"
Duyduğum şeyle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Paşa babam bu kez sesini çok daha gür, otoritesinden ödün vermeyen bir tonda tekrar etti: "Askerler!"
Kapı hızla iki yana açıldı ve içeri dört asker girdi. Üzerlerinde heybetli duran uzun beyaz börkleri, yere kadar uzanan kaftanları vardı; deri çizmelerinin içinde attıkları her adım, odadaki zemini titretiyordu. Bellerindeki geniş kemerlerine hançerleri, kılıçları; ellerine ise tüfekleri ve mızrakları yerleşmişti. Bu askerler, Ozan'ın bugüne dek gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Ozan bile karşımızdaki bu sert duruşlu adamların dehşeti karşısında büzülmüş, en az Eren kadar büyük bir korkuyla onlara bakıyordu.
Askerler büyük bir ciddiyetle selam durup Paşa babama bakıyorlardı. Paşa, elindeki mektubu hırsla sallayarak eliyle Eren'i işaret etti: "Alın bu casusu, zindana atın! Ben ikinci bir haber verene kadar oradan gün yüzü görmeyecek!"
Askerler başlarıyla onaylayıp harekete geçtiler. İkisi hamle yapıp Eren'in kollarını sıkıca kavradı; diğer ikisi ise birini önüne, birini arkasına alarak kaçış ihtimalini tamamen yok etti. Eren sürüklenirken bakışları çaresizce beni buldu, kendi korkumu bir kenara bırakıp sadece onun gözlerine baktım; sanki birazdan aramızdaki bağ tamamen kopacaktı. Lâle Hanım ise tüm bu manzarayı, adeta büyük bir zafer kazanmış gibi, yüzünde o soğuk ve ürpertici gülümsemesiyle izliyordu.
Boğazımda düğümlenen o yumruyu zorlukla yutkunup ayağa kalktım. Eren, kendini kurtarmak için askerlerin arasında çırpınıyor, Paşa babama yalvarıyordu; ancak babam sanki onun sesini duymuyordu. Elleri arkasında birleşmiş, gözlerini kısmış bir halde Eren'e bakıyordu. Bu bakış, bir babanın evladına baktığı o şefkatli ifadeyi çoktan kaybetmişti; karşısındaki kişiye, bir casusa, bir haine, bir düşmana bakar gibi bakıyordu. O soğuk, o buz gibi ifade sadece Eren'i değil, şahit olan benim bile içimi sızlatıyor, ruhumu yaralıyordu.
Paşa babamın elindeki mektubu hızla kapıp aldım. Odanın içindeki herkes, babam da dahil olmak üzere, şaşkınlıktan donup kalmıştı. Eren'i kapıya doğru sürüklemeye başlamışlardı bile. Çaresizlikle, "Askerler, buraya gelin!"diye bağırdım; ancak sesim boşlukta yankılandı. Hiçbiri durmadı, aksine onu bir an önce zindana tıkmak için daha da acele ettiler.
Tüm gücümü toplayıp, içimdeki korkuyu bir kenara iterek o güne dek hiç çıkmadığım kadar yüksek bir sesle haykırdım: "Size onu buraya getirin dedim!"
Sesim odanın duvarlarını sarsarken, herkesin üzerimdeki şaşkın bakışları altında kapı tarafında bir kargaşa koptu. Dışarıdaki o görünmez savaşın durduğunu hissettim; ardından ağır adım sesleri duyuldu. Eren'i geri getirmişlerdi. Tam önümüze, Paşa babamın ayaklarının dibine fırlatıp zorla diz çöktürdüler. Eren, bakışlarını bir an bile ayırmadan, doğrudan gözlerimin içine dikerek dizlerini yere vurdu. Gözlerindeki o derin, o karmaşık anlamı çözecek kadar soğukkanlı değildim; içimi saran dehşet, zihnimi bulandırıyor, olanları kavramamı engelliyordu.
Odanın içindeki zaman sanki durmuştu; Paşa babam da dahil olmak üzere herkesin gözü sadece bendeydi. Boğazımdaki düğümü zorlukla yutkunup, mektubu tutan elimi hafifçe Paşa babama doğru salladım. Az önceki haykırışımın aksine, bu kez sesim daha kısık, daha derinden geliyordu ama içindeki kararlılık o kadar keskindi ki kendim bile şaşırdım.
"Bu mektup benim,"dedim.
Paşa babam kaşlarını çatmış, sanki karşısındaki kızı değil de bir yabancıyı tartıyormuş gibi bana bakıyordu. O an, bir kargaşa daha koptu; Eren, diz çöktüğü yerden ani bir hareketle ayağa kalkmaya çalıştı. Askerler anında müdahale edip onu sertçe omuzlarından bastırarak tekrar dizlerinin üzerine, zemine oturttular. Odanın içindeki gerilim, adeta havada elle tutulur bir hal almıştı.
Mektubu titreyen parmaklarımla açtım. İçindeki satırlar, sabahki mektubun birebir kopyasıydı; oysa ben onu hamamdaki dolaba, kimsenin bulamayacağına emin olduğum yere saklamıştım. Eren bunu neden almıştı? Aklım bu soruyla bulanırken, ona daha fazla bakmaya cesaret edemedim. Bakışlarımı mektubun kağıdında sabitledim; kimsenin yüzüne bakacak gücüm yoktu.
"Bu mektup benim,"dedim, sesim odadaki derin sessizliği bıçak gibi kesti. "Bu kuşu ben çizdim, bu yazıyı ben kaleme aldım."
Sözlerim yankılanırken odada bir hareketlilik başladı. O iki kız kardeş şaşkınlıkla yerlerinden ayaklandı. Kapının yanında bir gölge gibi bekleyen Ozan, olan biteni daha iyi görebilmek için öne, aramıza kadar geldi. Öyle bir an yaşanıyordu ki, mutfağın tozunu ve kokusunu üzerinde taşıyan Kahya nazım, Aşçı Efendi ile Dadı Kalfa bile şaşkınlıktan donup kalmış, yavaş adımlarla yanıma kadar gelmişlerdi. Herkes, bu itirafın ağırlığı altında nefesini tutmuş, bir sonraki hamlemi bekliyordu.
Hayatım boyunca taşıdığım tüm yük, o an omuzlarıma binmiş gibiydi. Gözlerim dolu dolu Paşa babama baktım, sesim titreyerek, "Son zamanlarda... pek iyi değilim. Belki resim yapmak zihnimi dağıtır, iyi gelir diye düşündüm," dedim. "Kuş tasviri yapmaya çalıştım."
Yalandı. Resmim berbattı, hayatımda elim kalem tutmamış gibiydim ama yalanın içine bir kez girmiştim, artık çıkışım yoktu. "Daha bir sürü resim tasvirim var,"diye ekledim, "sabah Lâle Anne de geldi, gördü hatta."
Lâle Hanım'ın yüzündeki o sinsi ifadeyi sezebiliyordum ama dönüp bakamadım. Derken sarı saçlı olan kız kardeş, araya girerek, "Peki ya bu yazılar? Kimse bir şey anlamıyor, bunlar neyin nesi?" diye sordu. Yutkundum; dünyanın en saçma, en inanılmaz cevabını verdim: "Yazım... yazım kötüdür de biraz."
Masumca gülümsedim ama ortamdaki o buz gibi şüpheyi dağıtmaya yetmedi. Tam o sırada kızıl saçlı olan kardeş öne atıldı. Bakışları, sanki ruhumun en derinindeki yalanı görür gibi keskindi: "Senin yazma kabiliyetin hepimizden iyidir Yasemin,"dedi, sesi bir hançer gibi havayı kesti. "Senin elinden çıkan her harf inci gibi dizilir. Şimdi bize, bu karalamaların neden senin olduğunu açıkla."
Yutkundum. Boğazımdaki o yanma hissini bastırıp, hayatımda belki de ilk kez bu k