Sessizliğin Kıyısında
İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu
Elif Yılmaz
1600
Koskoca bir ormanın kıyısında dikiliyordum. Üzerimde yalnızca ince, narin bir gecelik vardı; ayaklarım toprağa, dikenli dallara ve soğuk taşlara karşı tamamen çıplak ve savunmasızdı. Zihnimde bir gariplik vardı; sanki bir sis tabakası düşüncelerimin üzerini örtmüştü. Ağaçlara bakıyor, devasa gövdelerinin gökyüzüne uzanan dallarını seçmeye çalışıyordum ama sanki dünyadan kopuk, sadece bu anın içine hapsedilmiş gibiydim.
Arkamı döndüğümde, nefesimi düğümleyen o uçurumla karşılaştım. Yerden göğe uzanan bu yüksekliğin, bir insanın sonunu getirmeye yetecek kadar derin olduğundan emindim. Ayaklarımın dibindeki toprak bir an olsun kayıp boşluğa karışacakmış gibi geliyordu.
Yerdeki otlar, taşlar ve kurumuş çalılar... Her biri buradaydı, gerçekti. Nefes aldıkça ciğerlerime dolan o nemli, topraksı koku, soğuğun çıplak ayaklarımdan tüm vücuduma yayılan o keskin sızısı... Burası gerçekti; bu orman, bu uçurum.
Bir şekilde buraya getirilmiştim ve bu, yaşamımın en korkunç, en gerçek sınavıydı. Tanrım, burada yalnız mı bırakılmıştım? Nereye baksam sonu görünmeyen bir boşluk, nereye adım atsam uçurumun kıyısı...
Daha önce hiç duymadığım, anlamını zihnimin hiçbir köşesinde bulamadığım cümleler çalındı kulaklarıma. Sesin geldiği yönü kestirmeye çalışarak, titreyen adımlarla o tarafa doğru ilerlemeye başladım. Korkum her zerreme sinmişti ama o ses, karanlığın içinde tutunabileceğim tek gerçekmiş gibi beni kendine çekiyordu. Yere her bastığımda ayaklarımın altına batan sivri taşlar ve dikenli dallar içime bir kor gibi işliyor, her adımda canımı yakıyordu. Çevreme, ağaçların karanlık gövdelerinin arasından bir tehlike çıkacakmış gibi ürkek bakışlar atarak ilerliyordum. Ancak ne kadar yürürsem yürüyeyim, bu orman yolunun bir sonu yoktu; sanki toprak, ayağımın altında bitimsiz bir döngüye girmişti.
Adımlarım nihayet durduğunda, bacaklarımdaki sızı dayanılmaz bir hal almıştı; ayak tabanlarımdaki keskin acı gözlerimin dolmasına, hıçkırıklarımı güçlükle bastırmama neden oluyordu. Karşımda, toprağın rengiyle bütünleşmiş, siyah ve kahverengi taşlardan örülmüş kadim bir kuyu duruyordu. Kuyunun arkasında orman hiç bitmeyecekmiş gibi uzanıp gidiyordu. Bir tehlike mi sezmiştim, yoksa sadece delirdiğimden mi korkuyordum bilmiyorum; ancak olduğum yerde kendi eksenimde yavaşça dönerek her bir ağaç gövdesini, her bir gölgeyi dikkatle süzdüm. Boşunaydı.
Derin bir nefes alıp korkudan ciğerlerimi yakma pahasına soluğumu tuttum ve titreyen bacaklarımla, sanki beni kendine çeken görünmez bir güç varmış gibi, kuyunun kenarına doğru bir adım daha attım.
Ellerimi titreyerek kuyuya doğru uzattım. Parmak uçlarım, nemli ve pürüzlü taşlara değdiğinde tüm vücudumdan bir ürperti geçti. Dikkat kesildim; kuyudan bir ses, bir fısıltı ya da bir kıpırtı bekledim ama etrafı sadece ağır, boğucu bir sessizlik sarmıştı. İçeriye bakmaya korkuyordum, dizlerim çözülüyor, kalbim boğazımda atıyordu. Yine de iradem dışında, sanki biri beni o karanlığa bakmaya zorluyormuş gibi hissettim. Derin bir nefes alıp başımı yavaşça kuyunun ağzına doğru eğdim. Ancak içinden yükselen o yoğun, zifiri karanlık gözlerimi kör edercesine üzerime çöktü. Gördüğüm hiçbir şey yoktu, sadece dipsiz bir hiçlik... Korku tüm benliğimi bir anda sarınca, hızla geri çekildim.
Kuyudan bir anda yükselen o keskin çığlık, kulaklarımı sağır edercesine ormanda yankılandı. Korkunun verdiği sarsıntıyla kendimden geçip tiz bir çığlık attım; o sırada ayağım kaydı ve dengemi yitirerek boşluğa savruldum. Refleksle iki elimi kuyunun soğuk, ıslak taşlarına geçirdim; parmaklarım taşların arasına sıkışırken, ciğerlerim derin ve düzensiz nefeslerle inip kalkıyor, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi ağzımda atıyordu. Dehşet içinde, ne olduğunu anlamak istercesine, titreyen başımı tekrar o karanlığa doğru uzattım. Tam o anda, kuyunun derinliklerinden bana bakan bir çift gözle yüz yüze geldim. Yeşil ve mavi... Belki de benimkilerdi, belki de Yasemin'in... Ama o bakışta ne bir insana ne de tanıdık birine ait olan o ürkütücü ifadeyi görünce, nefesim kesildi. Gözlerimi sımsıkı yumdum ve boğazımı yırtarcasına çığlık attım.
Gözlerimi açtığımda, zihnimi esir alan o karanlık kuyudan eser yoktu. Odamdaydım; hayır, ait olduğum eski evimdeki odam değil, zamanın içine zorla sıkıştırıldığım, her köşesi ayrı bir hapis olan bu yabancı evin odasındaydım. Kalbim hala göğsümde o dehşet anının ritmiyle çarparken, hızla yatağımdan fırladım. Üzerimdeki geceliğe, ellerime, ayaklarıma dokundum. Gerçekliğimi doğrulamak, az önce o uçurumun kıyısında, o kuyunun başında değil de bu odanın soğuk duvarları arasında olduğumdan emin olmak istercesine titreyen ellerimle üzerimi kontrol etme ihtiyacıyla kendimi sarsıyordum.
Üzerimdeki pembe, bol ve uzun geceliğin eteklerine aldırmadan odadan dışarı fırladım. Şaşkınlık ve korkuyla kapının olduğu yöne baktım; Ozan yoktu. Koskoca konak, sanki içindeki tüm hayat belirtileri çekilmiş gibi ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü. Adımlarımın yerdeki tahtalarda çıkardığı gıcırtı, bu derin sessizliğin içinde bir çığlık gibi yankılanıyor, boş koridorlarda kayboluyordu.
Merdivenlere yönelip, kalbimin atışlarını kontrol edemeden basamakları hızla indim. Dış kapıyı açıp kendimi dışarı attığımda ise nefesim boğazımda düğümlendi. Sağ tarafımda, az önce rüyamda gördüğüm o karanlık ve korkunç yerin tam da yanı başında, başka bir kuyu duruyordu. Kalbim, zaten rüyanın dehşetiyle yeterince yorulmuşken, şimdi göğüs kafesimi dövercesine hızlanmaya başladı. Ancak bu, rüyamdaki o siyah taşlı, uğursuz kuyu değildi. Bu, beyaz taşlardan örülmüş, üzerinde eski bir kova ve yıpranmış tahta ipleri asılı duran, son derece sıradan, gerçek bir kuyuya benziyordu. Yine de o kuyuya bakarken içimi tuhaf, açıklanamaz bir ürperti kaplamıştı.
Gözlerimi o beyaz taşlı kuyudan güçlükle çekip çevreme baktım. İki yanımda rengârenk çiçekler açmıştı; sanki az önce içinde olduğum o ıssız ormandan, bir başka boyuta ışınlanmıştım. Kapıda nöbet tutan muhafızlar ve avluda duran atlı arabalar görüş alanımdaydı. Her şey yerli yerindeydi, olması gerektiği gibi görünüyordu; ancak Ozan'ın, ev halkının ya da konaktakilerin nerede olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Bu sessizlik, rüyadaki ormandan bile daha boğucu bir hal almaya başlamıştı.
Kapıyı kapatıp arkamı döndüğümde, Ozan ve Eren'i karşımda buldum. "Diğerleri..."diye mırıldandım kısık bir sesle. Boğazımı temizleyerek sorumu yineledim: "Diğerleri nerede?"
Ozan, sakin bir tavırla cevap verdi: "Çarşıya gittiler. Ahaliye yemek dağıtılacakmış. Seni uyandırmak istemediler, biz de yalnız kalmayasın diye başında bekledik."
Başımı yavaşça sallamakla yetindim. Ozan ve Eren'in bakışlarındaki o tanıdık, temkinli ifadeyi fark etmemek imkansızdı. Dün gece yaşananlar, zihnimizin kuytularında öylece asılı duruyordu ama üçümüz de o konuya girmekten, o kara deliği deşmekten korkuyorduk.
Eren, "Kahvaltı ediyorduk, gel birlikte edelim,"deyince başımı sallayarak onayladım. Onlar önden mutfağa doğru yönelirken, ben ayaklarımı sürüyerek arkalarından ilerliyordum. Zihnim hala o ormanın, o dipsiz kuyunun ve o ürkütücü gözlerin etkisi altındaydı; gerçek dünyaya dönmekte zorlanıyordum. Mutfak sıcak ve tanıdık kokularla doluydu, ancak ben o atmosferin içine dahil olamıyordum.
Yavaşça yer sofrasına çöktüm. Midemdeki düğümlenmiş hisse rağmen, en azından birkaç lokma bir şeyler yemeliydim; sofradaki sessizliği Ozan'ın tedirgin sesi bozdu:
"İyi görünmüyorsun."
Ağzımdaki lokmayı yutkunmakta zorlanarak, "Kötü bir rüya gördüm,"diye mırıldandım, sesimdeki titreşimi gizlemeye çalışarak. Eren hemen araya girdi, bakışlarında samimi bir endişe vardı: "Anlatmak ister misin?"
Cevap vermek yerine sadece başımı iki yana salladım. Ozan ve Eren'in meraklı ama ürkek bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum; rüyamın karanlığını sofraya taşımak istemiyordum. Sessizliğe sığınarak kahvaltıma devam ettim, ancak her lokma boğazımda birer taş gibi büyüyordu.
Yer sofrasında kahvaltıya devam ederken, zihnim sadece gördüğüm rüya ile değil, dün gece yemek ye