Sır Kapısı
İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu
Elif Yılmaz
1600
Belki başka bir zamanda
Aynı anda gülümsemişizdir.
Belki başka bir zamanda
Aynı şeye ağlamışızdır.
Ve belki de birbirimizi,
Hep farklı zamanlarda sevmişizdir.
Kahvaltının ardından odama çekilmiştim; Ozan ve Eren ise geride kalan sofrayı topluyorlardı. Masamın başına oturduğumda, bugüne kadar bize ulaşan mektupları önüme sıraladım. Burada, bu evin içinde kaç gündür olduğumuzu bilmiyordum; zaten zamanı sayacak ne bir niyetim ne de bir mecalim vardı. Kaderin, bizden habersiz ördüğü o düğümleri çözmekle meşguldüm.
Üç mektup gelmişti ve hiçbirinde neden burada olduğumuzu açıklayacak tek bir kelime yoktu. Kapım tıklatıldığında "Gel" dedim. İçeri Ozan ve Eren girdiler. Ev ahalisi hâlâ çarşıdaydı. Onlara baktım; ikisi de senkronize şekilde yatağıma oturdular. İyi ki beraberdik; yoksa öbür türlüsü imkânsız gibi geliyordu.
Eren bana bakarak, "İstersen çarşıya çıkabiliriz, hem kafamız da dağılır," dedi. Ona sertçe bakıp, 'Hayır," dedim. "Bu elimizdeki belki de ilk ve son fırsat. Evi karış karış gezeceğiz; artık buradan çıkacağız, çıkmak zorundayız." İkisi de sadece kafa salladılar.
Ozan bize bakıp, "Hem zaten hiçbir yeri bilmiyoruz ki gidelim,"dedi. İç çekerek elimi ona uzattım ve elini sıktım. "Söz, buradan kurtulunca birlikte her yeri gezeceğiz," dedim gülümseyerek. Elimi tutup gülümsedi. Eren boğazını temizleyip, "O zaman biz seni mutfakta bekliyoruz,"diyerek ayağa kalktı. Elimi Ozan'dan çektim; onunla birlikte ben de ayağa kalktım. Üzerimde hâlâ pembe, bol ve uzun geceliğim vardı. Başımı salladım. Onlar kapıdan çıkarken ben de dolabıma ilerleyip kapaklarını açtım. Burası nedensizce huzur veriyordu. Bir insan nasıl olur da hem huzuru hem de korkuyu aynı anda yaşayabilirdi?
Kendi evimdeyken neredeyse hep korku ve kaos vardı; huzuru yalnızca evde kimse yokken bulabilirdim. Kendi evimde bir sığıntı gibi yaşardım; öyle yaşattılar, öyle yaşamak zorunda kaldım.
Düşüncelerimin arasında gözlerim bir elbiseye takıldı; kırmızı, düz ve sade bir elbiseydi. Etekleri hafif dalgalıydı. Neden bilmem, bu kadar şatafatlı elbise arasında bunun ne işi vardı ama onu giydim.
Aynada kendime bakmadan kapıyı açıp merdivenlerden indim. Sola dönüp mutfağın kapısını araladım; ikisi de bir anda bana döndüler. Bir şeyler hazırlıyorlardı, burnuma güzel kokular çalınıyordu. Kapıyı kapatıp yanlarına gittim. Tezgahın arkasındaydılar; ben de önlerinde durup kollarımı tezgaha dayadım.
Ozan önüme bir Türk kahvesi koyup, "Senin için yaptım, sade içeceğini tahmin ettim,"dedi. Ardından Eren cam bir bardağı önüme bıraktı; "Şerbet," dedi, "senin için yaptım." İkisine de gülümseyip şerbeti elime aldım.
Ozan'ın gülümsemesi solarken, Eren'in gülümsemesi daha da genişledi. Ozan'a dönüp dudak büzdüm, "Türk kahvesi sevmiyorum,"dedim. Şerbetten bir yudum aldım; çok sık içmezdim, o yüzden olsa gerek tadını garip buldum. Yine de bunu onlara söylemeyerek şerbetimi içtim. Eren'e teşekkür ettim, başımı eğerek; o da aynı şekilde teşekkürümü karşıladı. Ozan, kendi Türk kahvesinden bana bakarak bir yudumda içti; soğumuştu zaten. Daha sonra bardakları yıkamak için suyu açtı.
"Ben yukarıda mektupları toplamayı unuttum,"dedim yutkunarak. Eren'e dönüp, "Bana yardım eder misin? Hamamın dolaplarını bazen açamıyorum,"dedim. Eren başını salladı. Ozan bize kısa bir bakış atıp işine devam etti. Ben önde, Eren arkamda merdivenleri tırmanıyorduk. Odama gelince hızlıca kapıyı açtım; Eren de içeri girince aynı hızda kapattım.
Eren, "Ne oluyor?"dedi. İki elimle hızla masamdaki mektupları alıp hamamdaki dolaba sakladım.
Odaya girip tam Eren'in karşısına geçtim. "O mektup neden sendeydi?" dedim. "Neden bizden habersiz aldın?" diye sordum, kaşlarımı kaldırarak.
Eren, "Sadece tekrar okumak istedim. Belki gözümüzden kaçan bir şey vardır diye düşündüm," dedi masumca. Öylesine saf ve tatlı görünüyordu ki bir an kaşlarımı çatıp bu düşünceye kapılmamak için kendimi tuttum. Bunun konumuzla ne ilgisi vardı?
"Bir dahaki sefere lütfen bize haber ver," dedim. "Bizim hâlimiz zaten narin bir terazinin dengesi gibi... Bize dokunan en küçük bir şey bile her şeyi altüst edebilir," dedim parmağımı ona doğru uzatarak.
Başını salladı usulca. Parmağımı aramızdan indirip kapıya doğru gidecektim ki Ozan odaya girdi. "Bunu benden saklamanıza gerek yoktu,"dedi ama sadece benim gözlerime bakıyordu. "Birbirimize güvenmiyorsak nasıl buradan çıkıp eski hayatlarımıza dönebiliriz?" dedi. "Haklısın," dedim sakin bir ses tonuyla, "sadece korkmuştum, bir daha olmayacak." O da başını salladı. Daha sonra ikimiz de Eren'e baktık; o da sanki emrivaki olmuş gibi başını salladı.
"Tamam,"dedim ikisine de bakarak. "O zaman başlıyoruz; her yeri didik didik edeceğiz. Yalnız dikkatli olun, her şey yerli yerinde kalsın. Hızlı hareket etmeliyiz,"dedim ikna edici bir ses tonuyla.
Ozan rahatsızlıkla yerinde kıpırdanıp bize baktı. "Ya birileri gelirse? Sen paşa kızısın, sana bir şey olmaz ama bize acımazlar. Bence birlikte kalmalıyız," dedi mahcup bir tonda. "Doğru, aslında..." dedim başımı sallayarak.
"Ben bu odayı daha önce aradım, bir şey yok; başka odalara geçelim,"dedim. Ben önde, onlar arkamda odamdan çıktık ve yan odaya geçtik. "Burası muhtemelen kızlardan birinin odası,"dedim. "Arayalım,"deyince, her birimiz farklı yerlere bakmaya başladık.
Eren'in hamamın içinden yükselen sesi bizi kendine çekti: "Burada bir sandık buldum, çabuk olun!" Ozan'la neredeyse aynı anda hamama girdik. Gözlerimiz, beyaz ipek bir kumaşın altında narin çiçek nakışlarıyla parlayan o eski çeyiz sandığına kilitlendi.
"Aç," dedim hızlıca. Eren hiç tereddüt etmeden kapağı kaldırdı. Şaşkınlıkla birbirimize baktık; bu gerçekten bir çeyiz sandığıydı. Ne bulmayı bekliyorduk bilmiyorum ama bu kesinlikle beklediğimiz şey değildi. İçindeki yığınla kumaşı görünce hayal kırıklığıyla gözlerimi devirip hamamdan çıktım. Ozan peşimden geldi, Eren ise sandığı kapatıp bize yetişti.
"Tamam, diğer odaya geçelim,"dedim. Ozan, "Biz tam olarak ne arıyoruz?" diye sordu. Omuz silkerek, "Bilmiyorum," dedim. "Gözümüze şüpheli gelen her şeye bakacağız işte," dedi Eren. Daha sonra bizi beklemeden odadan çıktı; arkasından ben çıktım, peşimden de Ozan geliyordu.
Diğer odaya girmeden koridorda durduk. Eren, "Bu böyle olmaz," dedi. "Ayrılmamız lazım; ben aşağıya bakayım, siz de Paşa'nın odasına gidin."Başımı salladım ve hızlıca ayrıldık.
Kızların diğer odasını da aradık ama o sandıktan ve içindeki işlemeli örtülerden başka bir şey yoktu. Son olarak Paşa babamın ve Lale annenin odası kalmıştı; oraya da girdik ama yine hiçbir şey bulamadık.
Tekrar koridora çıktığımızda, Eren de nefes nefese merdivenlerden çıkıp yanımıza geliyordu. "Bir şey bulabildiniz mi?" dedi. "Hayır," dedim. O da başını iki yana sallayınca, koridordaki merdivenlerin demirlerine tutundum.
"Mutlaka bir şey bulmalıydık," dedim, sesimdeki hayal kırıklığına engel olamayarak. Ama içerisi tamamen boştu. Tam o anda, aklıma Paşa babamın çalışma odası geldi. Hızla o yöne doğru yönelmiştim ki kapıdan gelen sesle üçümüz de olduğumuz yerde irkildik.
Ozan, "Geldiler," dedi korkuyla. Elimle Sakin olun işareti yaptım ve yavaşça merdivenleri indim; Ozan ve Eren de arkamdan geliyordu. Kapıyı açtım, karşımda bizim yaşlarımızda bir adam vardı. Kaşlarımı çatarak, "Buyurun?" dedim.
"Merhabalar Yasemin Hanım. Ben, Paşa Resul'ün oğlu Kaya Paşazade. Nihayet sizinle tanışmak nasip oldu."