Keşfet

susmak ve seçim

İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu

1600

Elif Yılmaz

Sahiden, neydi kader dedikleri? Herkes korkar mıydı ondan? Korkulacak kadar acımasız mıydı ya da? Ne yapardı peki insan, kader ayırt etmiyorsa? İyiler bu kadar çok korkarken, kötüler neden bu kadar cesur olurdu? Oysa kader de Allah'ın elindeydi. Peki bu durumda, yapana mı yoksa yaptırana mı sitem etmeliydi insan? Kaderin getirdiği de Allah'ın isteği değil miydi zaten? Kendini kandırmaya gerek yoktu; iyilik de Yaradan'dan geliyordu, kötülük de. İnsanoğluna da sadece susmak kalıyordu.

Kötüydü, caniydi, kalpsizdi bazı insanlar.

Fakat hepsi aynı değildi. Öyle olsaydı, herkes aynı görünmez miydi zaten? Demek ki görünmüyordu; demek ki her kalbin rengi başkaydı.

Ama zaten insanlar çift yaratılmış derler... Kim bilir, belki sen iyisindir de sana benzeyen o diğer yarı kötüdür. Belki de onun işlediği günahların kefaretini bu dünyada sen çekiyorsundur.

Öyle yalancı ki bu dünya; sitem etsen ayrı bir yük bindirir omuzlarına, şükretsen ayrı bir dert açar başına. Ne feryadın bir çaresi var bu düzende, ne de sessizce kabullenişin...

Suçsuz da olsan, günahsız da olsan, hatta sessizce bir köşede sussan da kaderin kötülüğü elbet gelir bulur seni. Çünkü burası dünya... Burada iyi şeyler uzun sürmez. İmtihan için gelinen bu yeryüzünde, hep mesut olacağını beklemek de düpedüz bir ahmaklıktır zaten.

Başım dönüyordu; zihnimde o kelime yankı yapıyordu sanki: Casus... Bu evde bir casus olduğunu söylemişlerdi. Paşa cezasını verecek, demişlerdi. En fazla ne yapabilirlerdi? İşkence mi ederlerdi, yoksa daha kötüsü can mı alırlardı? Gözlerim kapalı, elim merdiven tırabzanlarına tutunmuş bunları düşünürken, birden birinin koluma dokunmasıyla irkilip gözlerimi açtım.

"Yasemin kızım, iyi misin?" diyen dadıyı görünce rahatlayıp derin bir nefes verdim. Hızlıca dadı kalfaya sarıldım; o da hemen kollarını bana doladı. "Güzel kızım benim..." diyerek sırtımı şefkatle okşadı. Güven veren kollarından yavaşça ayrılıp yüzüne baktım.

Güçlükle yutkunarak, "Casus varmış, kızlar söyledi..." dedim aceleyle.

Dadı kalfa hemen başını salladı, yüzünde telaşlı bir ifade belirdi. "Ya kızım, vallahi mutfakta çalışıyormuş hain! Allah muhafaza buyursun, birimize bir zarar ziyan vermeden yakalandı ya, çok şükür," dedi.

Ona doğru kaçamak bir bakış fırlatıp, "Peki nasıl yakalanmış ki?" dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.

"Bu hain, konağın ne kadar sırrı varsa küçük kağıtlara yazıp not etmiş," dedi dadı, gözlerini büyüterek. "Sonra da götürüp erzak çuvallarının içine saklamış. Bizim Aşçı Bulut Efendi de mutfakta malları kontrol ederken bulmuş kağıtları, öylece patlak verdi işte pislik."

Derin bir nefes verdim. Eğer bizimle ilgili bir şeyler yazılsaydı, çoktan açığa çıkardı. Ama hâlâ çok büyük bir sorunumuz vardı... Bize de "Z.T." denilen biri tarafından gizemli notlar geliyordu. Ya o notları da bulurlarsa? O zaman bunu Paşa'ya nasıl açıklardık, kendimizi nasıl temize çıkarırdık?

Dadı kalfa, zihnimdeki o korkunç ihtimallerden habersizce koluma dokundu. "E hadi gel aşağıya gidelim artık," dedi sevecen bir sesle. "Casus çoktan gitmiştir... Yemekler de hazırlandı, gel bak bakalım tadı tuzu nasıl olmuş?"

Zoraki bir şekilde başımı salladım. "Tamam, sen önden git, ben hemen geliyorum," diyerek adımlarımı hızlandırdım ve doğrudan odama doğru yöneldim.

Kapıyı açıp odaya adımımı attığımda, karşımda Eren'i buldum. Onu gördüğüm o ilk saniyede fark ettim; onları, sevdiklerimi kaybetme korkusu bir zehir gibi tüm bedenimi ele geçirmişti. Kendime engel olamadım. Hızla bir iki adım atıp kollarımı boynuna doladım. Bu ani sarılış karşısında öylece kalakaldı; şaşkınlıktan elleri havada, boşlukta asılı kalmıştı.

"Ne oluyor?" diye sordu, sesindeki şaşkınlık apaçık ortadaydı.

Kollarından usulca çekildim ama ellerimi omuzlarından indirmedim. O da nihayet şoktan sıyrılmış, ellerini güven verircesine belime koymuştu. Gözlerinin içine bakarak, "Anlatacağım... Ama çok korktum. İyi ki yanımdasın," dedim ve kendimi onun güvenli göğsüne bıraktım. Burnundan hafifçe gülerek bir nefes verdi ve bu defa o beni sımsıkı, gitmeme izin vermez gibi sarmaladı.

Hamam kapısının gıcırtısıyla irkildim, Eren'i bırakmadan o yöne döndüm. Ozan, elinde bir tabloyla eşikte belirdi. Bakışları bizi bulduğunda adımları bıçak gibi kesildi, donakaldı. "Ne oluyor burada?" diye sordu; ses tonu zihnimdeki korkudan bile daha sert yankılanmıştı kulaklarımda. Fakat bunu düşünecek durumda değildim. Eren'in kollarından ayrılıp adeta ona sığınır gibi direkt Ozan'ın boynuna atıldım. Bu ani hamlemle neye uğradığını şaşıran Ozan, elindeki tabloyu büyük bir gürültüyle yere düşürdü.

Onun bana karşılık vermesini beklemeden hemen ayrıldım. Yatağıma geçip oturarak yüzlerine baktım; ikisi de hâlâ şaşkınlıkla beni izliyordu. "Gelsenize, anlatacaklarım var," deyince Eren sol yanıma, Ozan ise sağ yanıma oturdu.

Güçlükle yutkunarak ellerimi dizlerimin üzerinde kenetledim, parmaklarım titriyordu. "Konakta bir casus varmış," dedim, kelimeler dudaklarımdan dökülürken odadaki hava buz kesti sanki. "Onu ortaya çıkarmışlar... Muhafızlar çoktan alıp götürmüş." Bu sözlerim üzerine ikisi de suspus oldu; tek bir kelime etmeden, gözlerini kırpmadan bana baktılar. Korkmuşlardı. Haklılardı da... Ben de içten içe aynı dehşetle kavruluyordum.

Eren'e baktım alıcı gözle... Sakallıydı; saçları ne çok kısa ne de çok uzundu. Vücudundaki yaralar ise açıkça gözüküyordu. "Sen nasıl birisiydin buraya gelmeden önce?" dedim. Bu sorumla birlikte bakışları yavaşça bana döndü.

"Nasıl yani?" dedi şaşkınca. "Yani... İki bin yirmi altıda nasıl görünürdün?" dedim. Daha sonra Ozan'a bakıp, "Misal, benim gözlerim sadece siyahtı," dedim hafifçe gülümseyerek. Bazen unutuyordum geçmişi, ama sonra tekrar kendini hatırlatıyordu işte. Aslında böyle olmak, bu belirsizliğin içinde kaybolmak istemiyordum.

"Aslında ben hep böyleydim," dedi Eren, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Tek fark, vücudumdaki bu yaralar..." Kısa bir an duraksadı, dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. "Demek ki onunla tek uyuşmadığımız nokta buymuş."

Ozan sessizliğini bozarak fısıltıyla konuştu. "Sizin gerçek adlarınız ne?" dedi. Odanın içindeki o hüzünlü hava bir anda bıçak gibi kesildi, ikimizin de bakışları ona döndü.

Eren sessizce, "Adım Boran," dedi. Ozan ise bakışlarını kaçırmadan, "Benim de adım Umut," diye fısıldadı. Bu sefer konuşma sırası bendeydi. İkisinin de bakışları adeta üzerime kilitlenmiş, dudaklarımdan dökülecek o tek kelimeyi bekliyorlardı.

Derin bir nefes alarak gerçek kimliğimi odadaki sessizliğe bıraktım: "Ben de Elif Yılmaz."

Eren duyduğu isimle tebessüm ederken, Ozan'ın kaşları hayretle çatıldı. Taşlar yeni yerine oturuyordu. "Sen o yüzden mi bana durup dururken soyadımı ve hangi yılda olduğumuzu sordun?" dedi hayretle.

Dudaklarımda muzip bir gülüş belirdi. "Evet," dedim, zafer kazanmış bir edayla. "Bin altı yüz yılında soyadı diye bir şey yoktu. İkinizde de bir gariplik olduğunu ilk andan anlamıştım zaten. İşin doğrusu, ben olmasaydım, bence siz beni asla bulamazdınız." Kendimden emin bir tavırla ellerimi göğsümde bağlayıp ikisine baktım.

Bu zeki çıkışıma karşılık ikisi de yüzlerinde hayranlık dolu bir gülümsemeyle bana baktılar. Ben ise hiç vakit kaybetmeden bakışlarımı doğrudan Ozan'a kilitledim. "Peki ya sen?" diye sordum, sesimdeki merakı gizlemeye gerek duymadan. "Sen nasıl biriydin iki bin yirmi altı yılında?"

"En azından saçlarım sarı değildi," diyerek yakındı. "Baksanıza şuna, sarı ve kıvırcık!" deyip elini saçlarına atarak iyice karıştırdı. Yüzünde hiç sakal yoktu.

Bakışlarım yerdeki tabloya kaydığı an, zihnimde şimşekler çaktı; dışarıdaki casus tehlikesini tamamen unutmuştum. Hızla yerimden fırlayıp tabloyu kavradım. Ancak ben onu kaldırırken, çerçevenin arkasından süzülen bir kağıt parçası usulca yere düştü. Zaman o an bizim için durdu. Hepimizin bakışları, o koca sessizliğin ortasında yerde duran kağıda kilitlenip kaldı.

Tabloyu alelacele yere koyarken, Eren ve Ozan aynı refleksle öne fırlayıp kağıdı aynı anda yakaladılar. Doğrulduklarında bakışlarında a