Yeşeren Umutlar, Boğulan Gözler
İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu
Elif Yılmaz
1600
Kalplerde sızılar,
Gözlerde yaşlar,
Gökyüzünde umutlar...
Denizde sonsuzluk,
Her seste bir endişe,
Ve her insanda bir kalp,
Her kalpte karışık duygular var.
Kaya bir adım ile yanıma sokuldu. Öyle ki aramızda mesafe namına hiçbir şey kalmamıştı. Ardımızda dikilip bizi seyreden Ozan, Eren ve Dadı Kalfa yokmuşçasına...
Boğazı düğümlenerek konuştu, kelimeler dudaklarından kendi iradesi dışında dökülür gibiydi:
"Bu izdivacın sizi bu kadar inciteceğini bilmezdim."
Yutkunarak devam etti:
"Yeşil gözlerine her baktığımda, aramızda yeşeren bir umuda inanmıştım. Ama şimdi... şimdi mavi gözlerinde boğuluyorum."
Bir an duraksadı. Sesi kısılmıştı.
"Bu izdivacı istemediğini görüyorum. Ve inan ki, bunu göreceğime denizlerde boğulup avare dolaşmayı yeğlerdim."
Bir şey dememe fırsat vermeden yanımdan geçip giderken, kolundan tuttum.
Başını yavaşça bana doğru döndürdü ve baktı. Ben de yutkundum. Onu kaybetmek istemiyordum. Saçmaydı, biliyorum... Ama nedense onun yanında kendimi güvende hissediyordum. Tıpkı Ozan ve Eren'in yanında olduğu gibi.
Ama bu çok tehlikeliydi.
İkimizin arasında çok başka bir uyum vardı. Bunu o da biliyordu.
Çünkü ben Yasemin değildim. Onun sevdiği kadın oydu. Bu sözleri ona söylüyordu, Yasemin'le olmak için yanıp tutuşuyordu. Lakin benim Yasemin olmadığımı bilse, belki de hayatıma son vermek için elinden geleni yapacaktı.
Ama bildiğim bir gerçek daha vardı: Yasemin onu sevmiyordu. İstemiyordu. O, Ozan ve Eren ile mutluydu.
Bunların hiçbirini söyleyemedim. Lakin gözlerimden okunuyordu.
Kolunu çekti ve son bir cümle fısıldadı:
"Beni bağışlayın... Ama artık o güzel gözlerinize kanmayacağım. Ve artık yere göğe sığamıyorum."
Hızla çıkıp gitti yanımdan. Doğru olan da buydu.
Bana bakan gözlere aldırış etmeden, sesimin titrememesi için kendimi zorlayarak konuştum:
"Odamda olacağım. İstirahat edeceğim. Gün doğana kadar beni rahatsız etmeyin."
Ve hızlıca odama çekildim.
.........
Güzel bir uykunun içinde olduğumu söyleyemezdim. Bir türlü uyuyamıyordum.
Ağzımın içinde homurdanarak yatağımdan kalktım. Üzerimde ince, uzun, beyaz bir entari vardı. Yakası boynumu tam kapatmıyor, incecik kumaşıyla tenimden usulca dökülüyordu.
Gözlerimi ovuşturarak odamın kapısını araladım.
Ozan'la göz göze geldik. Soğuk bir ses tonuyla, “Buyurunuz efendim, ne istemiştiniz?” dedi.
“Neden buradasın?” dedim.
“Uyku tutmadı,” dedi. Çenesi sıkılıydı.
Kaşlarımı çatıp yüzüne dokundum. Bana sert gözlerle bakmaya başladı.
“Susadım. Su getirir misin?” dedim.
“Yemek de yemedin,” dedi. Sesi bir anda küçük bir çocuğu azarlar gibiydi.
“Canım hiçbir şey yemek istemiyor. Su kâfi,” dedim.
Elimi yüzünden çekip odamın kapısını açtım. Arkama dönüp kapıyı kapatırken onun çoktan gitmiş olduğunu fark ettim.
Yatağıma uzandım, üzerime hiçbir şey örtmeden beklemeye başladım.
Çok geçmeden, kapı çalınmadan açılınca istifimi hiç bozmadan ona baktım. Yemek getirmişti. Başucumdaki masaya koydu. Ardından arkasını dönüp hiçbir şey demeden geri gidecekken bileğinden tuttum. Ben de bir şey demeden arkasından sarıldım.
“Sonunda bana sarılmak aklınıza geldi demek,” dedi.
Çok tatlı gelmişti gözüme. Ellerimi vücudundan ayırmadan önüne geçtim. Göz göze gelince,
“Neye tebessüm ediyorsunuz?” dedi.
O zaman tebessüm ettiğimi anladım. Omuzlarımı indirip kaldırdım. Ellerimi yanaklarına koyup kaşlarımı yalandan çattım.
“Sen, paşa kızına gönül koymaya utanmıyor musun?” dedim.
“Utanmıyorum,” deyip bir anda ellerini belime koyarak beni kendine çekti. Bedenlerimiz birbirine değdi. Yüzlerimiz birbirine hiç olmadığı kadar yakındı.
Gözlerini gözlerimden ayırmadan, sesi kısık bir fısıltıya dönüştü:
"Peki, söyle o vakit paşa kızı... Paşazade Kaya'da gönlün var mıdır?"