2.Değişik Kutu

"Mesafeli olmanın en iyi yanı:
-Kararlarını sorgulayamazlar
-Düşüncelerini yargılayamazlar
-Ve sen izin vermedikçe hayatına dahil olamazlar...
~La Casa De Papel
••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Herkes benim katil, cani, acımasız, duygusuz olduğumu söylüyordu? Ama benim istediğim sadece o canilerin yaptıkları kadar acı çekmelerini sağlamaktı. Küçük çocuklara taciz eden, genclere uyuşturucu aşılayanlara benim merhametim yoktu!
Ben devletin kanunlarını saçma buluyorum. Birini yakalayıp dört duvar arasına koyup, yemek veriyorlar, dergi veya kitap ellerinde varsa televizyon izliyorlar, sabahları dışarı hava almaya çıkarıyorlar gecede ter temiz yatakta uyuyorlar. Bunun neresi ceza oluyor?
Ben yaşadığım sürece onlara hayatı zehr edicem! İsteyen katil desin isteyen cani.
Arabalar malikanenin önünde durdu. Maça kapattığı kapımı açtı. İnerken arkadakileri işaret ettim "İstediğin zaman onları öldüre bilirsin" başını hafif eğerek güldü "Aklımda bulundurucam, efendim"
Kapıya ben yakınlaşınca hizmetçi açtı. Eve girince zeminden gelen lavanta kokusu insanı sakinleştiriyordu. Holde ilerleyip aynanın karşısında durdum. Saçımı düzelttim, paltonun yakasını daha düzgün yaptım ve elimi sanki omuzumdaki tozu temizliyormuş gibi ilerlettim. Aynaya bakarak ellerimi bir birine vurdum. Daha sonra sol elimi karın hizamda tutarak, sağ elimi biraz arkaya açtım. Biraz eğilerek aynadaki kendime "Aferin, sana. Bu gün çok iyiydin" diyerek kendimi övdüm.
"Bir gün kendine olan aşkından kendinle evleneceğini düşünüyorum" diyen Vale'nin sesini duydum. Aynadaki kendime el sallayarak arkamı döndüm. "Merak etme bu dediğin olduğunda davetiyeyi ilk sana vericem" Merdivenlere ilerleyerek odama çıktım.
Evim dışardan bakıldığında üç katlıydı. Ama içerden yerin altınada bir kat iniyordu. Orada spor salonu, kimsenin giremediği ofisim, sinema salonu ve kasa odası vardı.
Birinci kat giriş katıydı. Burada giriş, büyük salon ordan yemek odası, oturma odası, mutfak ve büyük kütüphanem yer alıyordu. İkinci kat alışkanlıklarıma ayrılmıştı. Saat odası, Maske odası, Müzik odası, Satranç odası, en sevdiyim Antika odası, arşiv, ve 3 tane misafir odası vardı ama misafir sevmezdim. Bu odalara bakıcaz ama önce yorgunum odama gidelim.
Üçüncü katta ben ve Vale'nin odası, kıyafet odası, büyük balkonumuz vardı. Vale'nin odası çok reng içermezdi. Küçük bir ev gibiydi banyosu, yatağı, dinlenme köşesi, yazı masası ve günlük kıyafet dolabı.
Ama benim odam tek kelimeyle muazzamdı. Büyük yatağım ve yukarısındaki tablom. Karşısında yazı masası, günlük dolabım, terasım, odamın içindeki banyom. Odam zümrüt yeşili, kırmızı, siyah, altın, borda yani tüm renklerin koyu tonundaydı. Benden simsiyah bir oda bekliyordunuz değil mi? Evet odam rengarenkti. Ama koyu tonlarda.
İçeri girerek kapımı kapattım. Kıyafetlerimi ve takılarımı çıkartıp banyoya girdim. Soğuk su tenime değdiği an tüm yorgunluğum gitti. Saçlarım kısa olduğundan işim kolay oluyordu.
Banyodan çıkıp üzerime atlet ve şort giydim. En sevdiğim kimanomuda üzerime geçirerek aşağı indim. Yüzümü bir kaç korumamdan başkaları göremezdi. Hizmetçiler yemeği hazırlayıp mutfakta bekliyor, biz bitirip odadan çıktıktan sonrada topluyorlardı.
Yemek salonuna girdiğimde Vale camın önünde telefonla konuşuyordu. İçeri girdiğimi duyunca kapatıp masaya oturdu. "Kiminle konuşuyordun?" Diyerek en sevimli yemeklerimden olan köz domates çorbamın tadına baktım "Aşçım yine döktürmüş" domates aşığıydım. Yemeklerde bol domates ve baharatlara önem veriyordum.
Vale pilavını yiyerek soruma cevap verdi "Damianın itiydi. Yarın akşamki sevkiyat için denizi kullanmak istiyorlar. İzin verirsek aradaki düşmanlığa son vereceklerini söyledi"
"Düşmanı vur ama hakkını yeme derler. İşinde iyi. Aklı çalışıyor. Yani işimize yarar. İzin veriyorum. Yarın işlerini baltalamayacağım" dediğimde yediği yemek boğazında kaldı. Öksürerek su içtiğinde "Sen aklınımı kaçırdın!"
"Benim güzelim aklım yerinde" diyerek normal şeyden konuşuyor gibi sakince çorbamı yiyordum.
"Ülkeye uyuşturucu sokmalarına izinmi vereceğiz yani? Sen ne saçmalıyorsun!" Bu konuda biraz hassastık. Sebebini anlatırım ama önce bu herif beni öldürmeden ona açıklama yapayım. Kim patron anlaşılmıyor anası satayım!
"Ben o şeyi satacaklarını söylemedim"
Kaşları çatık ve fazla sinirliydi "İşlerini baltalamayacağım derken ne kastediyordun? O siktiğim şeyinin satılmasına izin vermem!" Çorbam bittiği için dudağımı peceteyle silerek ona döndüm.
"Ben sadece strateji açısından öyle yapıcam. Ona denizden istediğini getirmesine izin vericem ama bu sırada malları toplayıp oradan uzaklaştıracakları arabaları polise ihbar edip ellerinden alıcam. İkincisi ben onunla ateşkes yapmıyorum. Sadece bana borclu hale getiriyorum"
O illeti satmayacağımı anladığı için sakinleşti. Vale'nin annesi, babası, ve kız kardeşi uyuşturucudan ölmüştü. Bu yüzden uyuşturucunun u'sunu duymaya tahammülü yoktu. Benimle yolları kesiştiğinde 10 yaşındaydı o zaman bende 7. Ailesi buna bulaşmıştı, sonra öfke krizi geçirince babası kızı öldürmüştü. Annesi delirip babasını bıcaklayarak öldürmüş sonrada bu olanlara dayanamayarak kendini bıçaklamıştı. Ve bu olanları 10 yaşındaki çocuk izlemişti hiç bir şey yapamadan.
Onunla ilk kez bir yağmurlu günde karşılaşmıştık...
Yıllar önce...
Sanki gökyüzü yıllardır tuttuğu bütün gözyaşlarını bir gecede dökmeye karar vermişti. Sokaklar boşalmış, kaldırımlar gri bir nehre dönüşmüştü. İnce kıyafetlerimin içinde soğuk kemiklerime kadar işliyordu.
Nereye gittiğimi bilmiyordum.
Aslında gidecek bir yerim de yoktu.
Ailem neredeydi, neden sokakta olduğumu, neden tek başıma kaldığımı... hiçbirini hatırlamıyordum. Hafızamda yalnızca parçalanmış birkaç görüntü vardı: yüzünü seçemediğim insanlar, yarım kalmış sesler ve cevabını bilmediğim sorular.
Tek bildiğim şey çok üşüdüğümdü.
Titreyen ayaklarımla dar sokaklarda yürürken gözüm, eski bir binanın önüne ilişti. Paslanmış demir kapısının üzerinde kırık bir tente vardı. Yağmurun tamamını kesmiyordu ama en azından damlaların bir kısmını durduruyordu.
Sessizce gidip tentenin altına sindim. Dizlerimi karnıma çektim, kollarımı etrafına doladım. Islak saçlarımdan damlayan sular taş zemine tek tek düşerken dişlerim birbirine vuruyordu.
Rüzgâr her estiğinde yağmur yeniden yüzüme çarpıyor, sanki dünya bana burada bile yer olmadığını söylüyordu.
Başımı dizlerime yasladım.
İlk kez o gün, yalnızlığın sesini daha net duydum.
Yağmurun uğultusunun içinde, bana doğru yaklaşan ayak seslerinden ise henüz haberim yoktu. Birden biri montunu benim omuzlarına attı. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda onunda çocuk olduğunu gördüm. Sadece benden biraz büyük görünüyordu.
Hafifçe tebessüm ederek "Teşekkür ederim" dedim. Oda yanıma oturunca şaşırdım. "Sen niye burada oturuyorsun? Gitsene evine"
Bana bakmadı ama sesi soğuk ve hüzünlü geliyordu. "Benim artık bir evim yok"
"Neden?"
Yağmurun sesi ikimizin arasındaki sessizliği dolduruyordu. Sanki konuşursa yeniden yaşayacakmış gibi derin bir nefes aldı.
"Çünkü..." dedi kısık bir sesle. "Ev dediğin şey, içinde yaşayan insanlar varsa evdir."
Ne demek istediğini anlayamamıştım.
Kaşlarımı çattım.
"Annem... babam... kardeşim..." Kelimeler boğazına düğümlendi. "Artık hiçbiri yaşamıyor."
Ne diyeceğimi bilemedim.
Yedi yaşındaki bir çocuğun aklı, ölümün ağırlığını taşıyamazdı.
"Sana ne oldu?" diye fısıldadım.
Bu kez yüzünü bana çevirdi.
Gözleri kıpkırmızıydı ama ağlamıyordu. Sanki gözyaşlarını çoktan tüketmişti.
"Babam..." dedi. "Öfke krizine girdi."
Gerisi gelmedi.
Sanki devam etmek için bütün cesaretini toplaması gerekiyordu.
"Önce kardeşimi öldürdü."
Yağmurun sesi bir anda daha da yükselmiş gibi geldi bana.
"Annem onu durdurmaya çalıştı... Babamı bıçakladı." Gözlerini yere indirdi. "Sonra da... yaşamak istemedi." Titreyen ellerini dizlerinin üzerine koydu."Ben sadece izledim." Bu üç kelimeyi söylerken sesi ilk kez kırıldı.
"Hiçbir şey yapamadım."
Ne diyeceğimi bilmiyordum.
Sessizce ona biraz daha yaklaştım.
Küç