Arkadaş Kılıfı
Ceylan Dalkan
Bazı heyecanlardan korkulur,
Çünkü bazı heyecanların geri dönüşü yoktur.
Ve insanoğlu, sonunu bile bile, kendini o heyecana kaptırır.
Yine o kız. Yine burada.
Her taşın altından çıkmak zorunda mıydı gerçekten? Denizde yüzerken ansızın ayağınıza takılan o tiksindirici yosun gibiydi; ne zaman belirse mideme aynı keskin bulantı oturuyordu. Bakışlarındaki o tekinsiz, güven vermeyen ifade zaten her şeyi anlatmaya yetiyordu da... Asıl hazmedemediğim şey başkaydı.
O kız, az önce Doğan'ın evinden çıktı.
Hesap sormak için bir hışımla Doğan'a döndüm ama bakışlarının zaten üzerimde kilitli olduğunu görünce ciğerlerime hava yetmedi. Derin bir nefes çekmeye çalıştım.
Doğan benim kurtulmak istediğim o insanlardan biri değildi. Asla vazgeçmek istemediğim, hayatımın merkezindeki adamdı. Arkadaşımdı yani... Sonuçta biz arkadaştık, hepsi bu.
Ne pahasına olursa olsun arkadaşımı bu kızdan korumalı, onu bu yapışkan tehlikeden kurtarmalıydım. Kollarımı göğsümde çaprazlayıp savunma pozisyonu aldım ve Doğan'a dik dik baktım.
"Bu kızın yine ne işi var burada?"
Zihnim kendi sorusuyla boğuşuyordu: Yoksa o mu çağırmıştı? Yok canım, niye çağırsın ki?
Doğan şaşkın bir ifadeyle omuz silkti. "Ne bileyim... Annem çağırmıştır," diye mırıldandı kısık bir sesle. Ancak ses tonunu ne kadar düşürürse düşürsün, Melek hemen yanı başımızdaydı ve tek bir kelimemizi bile kaçırmıyordu.
Bizi duyduğunu belli edercesine, bakışlarını Doğan'dan ayırıp doğrudan gözlerimin içine kilitledi. Ardından meydan okurcasına Doğan'a doğru bir adım atıp tam ötesinde durdu.
"Senin için geldim," dedi, sesi rahat ve sinir bozucu derecede özgüvenliydi. "Hava da kararmaya başladı zaten... Belki birlikte bir akşam yemeği yeriz diye düşünmüştüm."
Doğan doğrudan Melek'in gözlerinin içine kilitlendi. "Ne acelesi var ki?" dedi, tek bir duraksama bile yaşamadan. "Ben sana haber gönderecektim zaten. Şu aralar hiç müsait değilim. Hem alt tarafı bir saat oturup çay kahve içeceğiz; konuyu bu kadar büyütmenin âlemi yok. Benim bu işte gönlüm falan da yok, sırf annemin ısrarı üzerine tek seferlik kabul ettim."
Yüzümde beliren o zafer gülüşüne engel olamadım. İkimizin bakışları da Melek'in üzerindeydi.
Melek, duyduklarını sindirebilmek adına güçlükle yutkundu. Bozulduğunu gizleyemeyerek parmağıyla beni gösterdi. "Senin gibi birine hiç yakıştıramadım! Bir de hoca olacaksın güya... Ama ne hikmetse yanında sürekli bu kız var!"
Tam sesimi yükseltip lafı ağzına tıkacaktım ki Doğan elini havaya kaldırdı. 'Dur,' der gibi baktı yüzüme.
Doğan hiç tereddüt etmeden son sözünü söyledi:
"O benim arkadaşım. Sırf seni reddettim diye bu kadar alçalmana gerek yok. Umarım karşına daha iyileri çıkar."
Arkasını dönüp eve doğru yürüdü. Melek ise gözlerinden saçılan kinle bana kilitlenmişti. Yaklaşıp tam kulağımın dibinde durdu.
"Bu iş burada bitmedi," dedi sesi nefretle titreyerek. Sert bir omzunu omzuma vurarak hızlı adımlarla uzaklaştı.
İsmi Melek'ti ama içindeki şeytanı gizleyemiyordu işte, biliyordum.
Doğan çoktan içeri girmişti bile. Hızlıca adımlayıp dış kapıyı örttüm. Koridoru neredeyse koşar adım geçip sağa döndüğümde göz göze geldik. Kapalı kapıya yaslanmış, sessizce beni bekliyordu.
Beni gördüğü an hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve kapıyı çaldı. Ben hemen ayakkabılarımı çıkarırken eş zamanlı olarak kapı açıldı.
Karşımızda duran Bircan Abla'nın bakışları önce Doğan'ı, sonra beni buldu. Yüzündeki sorgulayan ifadeyle tekrar Doğan'a dönüp, "Melek nerede oğlum?" diye sordu.
Doğan, annesinin yüzüne bile bakmadan Kuru bir sesle, "gitti..." deyip kestirip attı ve yanından geçip gitti. Bircan Abla'nın bir an kapıyı suratıma kapatmasından korkmuştum. Hiç vakit kaybetmeden Doğan'ın peşinden içeriye, odaya doğru süzüldüm.
Odada Selinay ve Yeter vardı. Doğan gidip tekli koltuğa oturdu ve doğrudan gözlerimin içine baktı. Ayakta kalmıştım.
İkili koltuğa otursa yanına kurulacağımı bildiğinden bana muzipçe göz kırptı. Ama yanındaki boş tekli koltuğu gözden kaçırmıştı. Hemen oraya geçip oturdum ve bu defa ben ona göz kırptım. Doğan zaten bunu yapmamı bekliyormuş gibi tebessüm edip önüne döndü.
Bircan Abla hoşnutsuz bir ifadeyle odaya adım atıp doğrudan bana kilitlendi. Bacak bacak üstüne atmak için hamle yapacakken bakışlarındaki ağırlıktan ürküp hemen dizlerimi yan yana bastırıp derlenip toplandım.
Tam karşıma oturup konuyu açacaktı ki zil çaldı. "Hay Allah!"diye mırıldanıp oturmaktan vazgeçti ve hızla kapıya doğru yöneldi.