Ateş ve Vicdan
Ceylan Dalkan
Ben, Gülhan ve Selinay... öğle vakitlerinde yine onun kapısının önündeydik. Çiğdemler elimizde, kola şişeleri aramızda; sanki zaman orada biraz daha ağır akıyor, günün gürültüsü kapının dışında kalıyordu.
Bu bizim küçük rutinimizdi.
Komşumuz yaşlı bir kadındı. Bazen tek başına zorlanırdı; biz de elimizden geldiğince ona yardım ederdik. O da karşılığında kapısının önünde oturmamıza izin verirdi. Sessiz, sözcüksüz bir anlaşma gibiydi aramızdaki bağ... ama en çok da güven gibi.
Biz orada oturur, konuşur, bazen hiçbir şey söylemeden sadece etrafı izlerdik. Garip bir huzur vardı. Sanki o kapı önü, dünyanın geri kalanından ayrı bir yerdi.
Ve her seferinde kalkarken, mutlaka süpürürdük orayı... sadece yerleri değil, sanki o anın izlerini de siler gibi.
Kızlara bakmadan çekirdek çitlerken, havadan sudan konuşur gibi bir rahatlıkla kurdum o cümleyi: "Miran'la aramızdaki münasebeti keseceğim." Selinay'ın ağzındaki kolayı püskürtmesi bir oldu. Gülhan ise ne diyeceğini bilemez halde, şaşkın gözlerle beni süzüyordu. Miran'la kökleri uzun yıllara dayanan bir geçmişimiz vardı ama bana göre artık bu hikayenin sonuna gelmiştik.
Selinay ağzını silip, "Sebep?" diye sordu. Gülhan ise hiçbir şey demeden çiğdem çitlemeye devam etti. Aslında Miran'ı sevmiyordu; ağabeyim de öyle... Genel olarak onunla böyle bir ilişkinin içinde olmamı istemiyorlardı zaten. Şayet Miran'ı gerçekten sevip onunla sevgili olsaydım, tepkilerinin çok daha farklı olacağına emindim.
Derin bir nefes alarak kolamdan büyük bir yudum aldım ve sanki bu soru uzun zamandır dilimin ucundaymış gibi, "Ağabeyimle kavga etmekten yoruldum artık," dedim. "Gerçekten sevmediğim bir adam için onunla aramı bozmaya değer mi?" Oysa bu kelimeler bana ait değildi; Doğan'ın dört gün önce zihnime bıraktığı birer tohumdu sadece. Söyledikleri üzerinde o kadar çok düşünmüştüm ki... Sonunda bir karara varmıştım: Artık ne birini üzecek gücüm vardı ne de üzülmeye dermanım.
Gülhan nihayet sessizliğini feda edip yüzüme baktı. "Tamam da abla, neden?" dedi şüpheyle. "O kadar zaman sonra birdenbire bu kararı alamazsın, bir şey olmuş olmalı." Karşımda beni açık bir kitap gibi okuyordu ve onun bu keskin sezgileri, saklanacak yerim kalmadığını hissettirerek canımı sıkmaya yetmişti.
Tam o sırada Doğan, adeta bir kurtarıcı gibi tam karşımızdaki sokaktan geçiverdi. Muhtemelen camiden çıkmıştı; cübbesi ve imam kıyafetleri hâlâ üzerindeydi. Bakışları beni bulduğunda adımları tekledi, yüzünde bariz bir şaşkınlık vardı. Haklıydı, çünkü üzerimde bana doğum günümde hediye ettiği o elbise vardı. Kolları uzun, çiçekli, zarif bir şeydi... Tek sorun, boyunun dizlerimi tamamen kapatmasıydı. Bu kadar kapalı giyinmeye alışkın olmadığım için, elbiseyi giymeden önce diz kapağıma kadar derin bir yırtmaç açtırmıştım.
Kızlar "Selam," deyince aramızdaki bakışma son buldu. Doğan, kızların yüzüne bakmadan kafasıyla hafifçe selam verip ilerlemeye devam etti. Ben de kızlara hiçbir şey söylemeden direkt yanlarından kalktım. "Doğan!" diye seslendim arkasından. Durdu ve arkasını dönüp bana baktı. Kızlar arkamızdan bize anlamsız bakışlar atıyordu; muhtemelen Doğan'ın yanına gitmem onları fazlasıyla şaşırtmıştı.
"Efendim?" derken sesi bitkin, çehresi ise yangın yeri gibi kıpkırmızıydı. Aramızdaki mesafeyi eritmek ister gibi bir adım attım ona doğru. Eş zamanlı olarak, "Yaklaşma," diye mırıldandı, sesindeki o hırıltılı tınıyla. "Hasta mısın, neyin var?" Elimi şefkatle alnına yerleştirmek üzere kaldırdığımda, telaşla iki adım geriye kaçarak aramıza görünmez ama kalın bir sınır çekti. "İyiyim ben," dedi, sesini dik tutmaya çalışarak. "Biraz kırgınlık var üzerimde, o kadar." Ancak bu savunmanın hemen arkasından gelen öksürük nöbeti, bedeninin ruhundan daha dürüst olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
"Gel, bir hastaneye gidelim," deyince, "Gerek yok, eve gidip uzansam, bir tabak çorba içsem geçer," dedi. Gözleri bile kapanıyordu. "Hastaneye gitmek istemiyorsan eve gidelim, sana çorba yapabilirim," dememle birlikte, benimle daha fazla konuşacak hali kalmamış gibi başını iki yana sallayıp evine doğru ilerlemeye başladı. Taşlı bir yoldu. Onu arkamda bırakıp hızla kızların yanına gittim. "Ben Doğan'ın yanındayım, sonra görüşürüz," deyip telefonumu aldım. Doğan çoktan evinin önüne varmış, anahtarı kilide sokmaya çalışıyordu. Hızla yanına koştum; hem terliyor hem de hafiften titremeye başlıyordu.
Titreyen elinden anahtarı kapıp kilidi çevirdim. Ancak Doğan bir adım bile atamadı, öylece duruyordu ve gözleri sımsıkı kapalıydı. "Doğan?" diyerek kolunu sarstım ama tepki vermedi. İçimi sarsan o korkuyla hemen kolunun altına girip onu binanın içine çektim ve dış kapıyı arkamızdan kapattım. Karşımdaki üç katlı apartmanın basamaklarına bakarken kalbim deli gibi çarpıyordu; çünkü hangi dairede oturduğunu bilmiyordum! Taşıyamayacağımı anlayınca onu basamaklardan birine oturttum. Kendinde değildi, başı cansız bir bebek gibi öne doğru düşüyordu.
Zaman kaybetmeden önünde diz çöktüm; ellerim kor gibi yanan yanaklarına kapandı. Elbisemin yırtmacı bacaklarımı bütünüyle açıkta bırakmıştı fakat zihnim sadece onun bilincine odaklıydı. "Doğan..." dedim sesimi bulmaya çalışarak, "Beni duyuyor musun?" Aralanan kirpiklerinin altından bana sığındı bakışları, güçlükle yutkundu. "Evini bilmiyorum senin," diye eklediğimde, yorgun gözlerini hemen karşımızda duran ahşap kapıya sabitledi. İçimde kopan fırtına yerini derin bir rahatlamaya bıraktı; neyse ki yukarılara tırmanmamıza gerek kalmamıştı, giriş katta oturuyormuş.
Zaman kaybetmeden anahtarı kilide sokup kapıyı ardına kadar açtım. Amacım Doğan'ı yavaşça ayağa kaldırıp içeriye taşımaktı ama o kadar ağırdı ki ancak tek kolunu boynuma dolayabildim. Gövdesini milim kıpırdatamıyordum. Kendini tamamen bırakmıştı ve o biraz olsun doğrulmaya çalışmazsa, benim gücümün onu ayağa kaldırmaya yetmesi mümkün değildi.
Tekrar Doğan'ına seslendim ama cevap vermedi. Elimi yüzüne götürdüm; yüzlerimiz birbirine çok yakındı ve yakından bakınca daha da yakışıklı bir adamdı maalesef. Bunu düşünmemeye çalışarak yanağına bir iki defa sertçe vurdum. Kaşlarını çattı ve gözlerini bile açmadan ayağa kalktı. Hemen onu tutup eve doğru ilerledim, salondaki koltuğa uzandırdım. Daha rahat etmesi için koltuğu ikiye ayırıp genişlettim. Üzerindekileri değiştirmesi için odasından tişört falan getirmem lazımdı, ateşi çok fazlaydı. Tam içeri geçecektim ki aniden kolumu tuttu. Şaşkınlıkla ona baktım.
"Artık git," dedi kısık bir sesle. Zorlukla yutkundum. Beni istemiyordu sanki; ben de ona bayılıyordum zaten! Hastaydı işte, yardım etmek lazımdı; tamamen insanlık görevimi yapıyordum. Bileğimi hızlıca elinin arasından kurtarıp hâlâ aralık duran dış kapıyı kapattım. Karşımda uzun bir koridor vardı, adımlarımı hızla oraya yönelttim. Koridorun sonunda üç oda bulunuyordu. İlkine daldım; sağ tarafta büyük, uzun bir gardırop vardı. Kapağını açtığımda takım elbiseleriyle karşılaştım. Hiç düşünmeden en alttaki çekmeceyi çektim ve siyahlı grili beş altı tane baksırını gördüm. Hızla gözlerimi kaçırıp çekmeceyi kapattım. Bir üstteki çekmeceyi açınca nihayet tişörtlerini ve eşofmanlarını bulabildim. Rastgele lacivert bir üst ile gri bir eşofman altı alıp hızla odadan çıktım.
İçeriye adım attığımda, başını arkaya yaslamış halde oturuyordu fakat göz kapakları hâlâ kapalıydı. Yanındaki boşluğa oturduğumda varlığımı hissedip gözlerini açtı ve o kısılan sesiyle, "Sana git demiştim," diye mırıldandı. Bedenini kavuran ateşe rağmen hâlâ bana direniyordu ya, pes doğrusu! Daha fazla dayanamayıp elimdeki tişört ve eşofmanı kucağına fırlatarak ayağa kalktım. "Buraya senin için değil, vicdanım için geldim. Sen benim umurumda değilsin ama bir insanı bu çaresizlikte bırakamam, anladın mı? Şimdi mutfağa geçiyorum. Madem beni istemiyorsun, o zaman kendi işini kendin gör; kalk ve banyoya gir. Sen çıkana kadar çorban hazır olur, ben de evinden defolup giderim!" Sözlerimi bitirir bitirir bitirmez sağdaki mutfağa doğru yürüdüm. Tezgâhın üzerindeki tencereyi kapıp hırsla çorbayı kaynatmaya koyuldu