Keşfet

Ayaktaki Beden, Yerdeki Ruh

Kalbin imtihanı

Ceylan Dalkan

Hayatta hep kırılmalar yaşarız ve bu kırılmaların bizi hep daha iyi, daha olgun bir yere götüreceğine inanırız. Oysa ben, nedense her kırılışta biraz daha geriye gittiğimi hissediyorum. Sanki hayatın bana vermeye çalıştığı her ders, beni ileriye taşımak yerine daha da geriye, o eski karanlığa fırlatıyor. Aldığım her yara beni büyütmüyor; aksine gittikçe küçülüyorum, ufalanıyorum ve sanki yavaş yavaş yok oluyorum. İşte tam da o anlardan birindeydim; varlığımla yokluğum arasındaki o incecik, keskin sınırda...

Gözlerimi yavaşça yerden kaldırıp tam karşımdaki adama baktım. Boğazımda düğümlenen o ağır çaresizliği gizlemek ister gibi yutkundum.

Belki de ilk defa... Evet, hayatımda ilk defa biri beni gerçekten anlıyordu. İlk defa anlaşıldığımı hissetmenin verdiği o muazzam hafiflikle gözlerim doldu. Yaşadığım her şeyi, tüm kırgınlıklarımı bir kenara bırakıp sadece onun gözlerine bakmak, o an göğsünden taşan o garip güven hissiyle boynuna sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istedim. Ama yapmadım; yapamadım. O ise gözlerini bir an bile benden kaçırmadı. Bakışlarında öyle bir şefkat vardı ki, sanki o da kollarını açıp bana sarılmak, beni o düştüğüm kuyudan çekip çıkarmak istiyordu.

Sonra gözlerimi yavaşça ondan çektim. Eğer bir saniye daha baksam dayanamayacaktım; biliyordum. Tüm dünyayı unutacak, mahallenin ortasında kimin olduğuna, hatta Doğan’ın varlığına bile zerre aldırmadan boynuna sarılacak ve ağlayacaktım. Ama içimdeki o kuyu o kadar derindi ki, ruhum sanki tamamen sessizliğe gömüldü. Tek bir kelime edecek, tek bir adım atacak gücüm yoktu.

Tam o sırada gözlerim Gülhan’a kaydı. Bakışlarımız denk düştü ama içimde hiçbir duygu kımıldamadı. Ne bir yakınlık ne bir bağ... O an aramızdaki kardeşlik bağı bile bana çok uzak, çok yabancı bir kavram gibi geldi. Sadece baktım ona. Konuşmadan, hissetmeden, onun beni nerede gördüğünü bile bilmeden... Koca bir sessizliğin içinde, öylece bakakaldım.

Selinay’a bakmak isterken, gözlerimde daha fazla tutamadığım o yaşlar birer birer firar etti yanaklarımdan. Tam o an fark ettim; Selinay da ağlıyordu. Ama neden? Canını mı yakmıştım? Hayır. Peki, benim canımı yaktığı için mi ağlıyordu? Sanmıyordum. Bunca zaman hep yanımdaydı; ne zaman canım yansa oturup benimle beraber ağlamıştı. Peki, can yakıldığında da beraber ağlanır mıydı? Biz yine ağlıyorduk işte ama bu sefer aynı çizgide değildik. Benim canım yanıyordu, o ise can yakıyordu.

Hayata karşı hep sorduğum, o kendi içimde susturamadığım soruyu bu sefer ona yönelttim. "Neden?" dedim, sesimdeki o engel olamadığım titremeyle ağlayarak.

"Özür dilerim,"dedi hıçkırıklarının arasından. Ama istediğim, beklediğim cevap bu değildi.

İkinci defa sordum, bu sefer daha derinden: "Neden?"

O an bu halime, gözlerimdeki o hesaba dayanamamış olacak ki, kendini farksızca yere bırakıp sesli sesli ağlamaya başladı. Gülhan hemen onunla birlikte yere çöktü, onu teselli etmek ister gibi... Bense ayaktaydım. En azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordum. Ruhun sancılar içinde yerde kıvranırken bedenin ayaktaysa, buna yaşamak denilir miydi? Ya da bir başkasının bedeni yerde dövünürken ruhu huzur içindeyse, buna insanlık denilir miydi?

Tam sokağın karşısından abimin sesini duydum. Öfke dolu, sert adımlarla buraya doğru geliyordu. Yanımıza ulaştığında gözlerindeki karmaşayla, "Ceylan, ne oldu böyle?" dedi.

Hiçbir şey söylemeden, sadece yüzüne baktım. Her şeyden habersiz görünüyordu. Oysa asıl her şeyden bihaber olan bendim. Ailemin ölümünden ilk başta beni suçladıklarını biliyordum ama bunu sadece o anki acının verdiği bir hezeyana, o yangının sıcaklığına bağlamıştım. Meğer ne büyük bir yanılgıymış... Yıllardır içlerinde büyüttükleri o sessiz nefreti, beni hiç umursamayışlarını ve beni bu aileden sinsice koparışlarını asıl şimdi, tam şu anda anlıyordum. Bu acı gerçekle yüzleşmek, artık bu dünyada nefes almayı istememekle eş değerdi benim için.

Aynı soruyu ona sormadım. Onlara daha fazla bakmak, o yalanların içinde bir saniye bile kalmak istemedim artık. Aralarından sıyrılıp sessizce yürüdüm. Arkamdan Doğan’ın "Ceylan!" diye seslendiğini duydum ama dönüp bakmadım, umursamak istemedim.

Yokuş aşağı doğru adımlarken içim bomboştu; ruhsuz gibiydim. Gözlerimden yaşlar sicim gibi dökülüyordu ama durdurmaya da silmeye de yeltenmiyordum, onları bile umursamıyordum artık. Sola döndüğümde, adımlarım beni o binaya ulaştırdı. Kafamı kaldırıp evimize baktım. Üç katlı bir evdi... Tam önünde ise yıllara meydan okuyan, büyük, uzun bir çınar ağacı duruyordu.

Ne yapacaktım ki? Yüzsüz gibi o eve girip kendimi yine o dört duvar arasındaki odama mı kapatacaktım? İstenmiyordum işte. Sevilmiyordum... Bu gerçek göğsüme bir taş gibi oturduğunda daha fazla dayanamadım. Adımlarım beni kapının eşiğine kadar getirdi ama içeri girmeye gücüm yetmedi. Kapının önündeki o soğuk taşa öylece oturup dizlerimi kendime doğru çektim. Başımı dizlerime yaslarken, o taşın soğukluğu bile içimdeki o devasa yangını söndürmeye yetmiyordu.

Utanıyordum... Nedenini bir türlü anlayamadığım, içinden çıkamadığım kapkaranlık bir utancın içine düşmüştüm. Her şeyden, herkesten, hatta kendimden bile utanıyordum. Yavaşça kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüp boynuma kadar ulaşıyor, tenimi yakıyordu. Ama elimi kaldırıp da onları silemedim. Sanki... Sanki o yaşları silmeye bile yüzüm yokmuş gibi, öylece teslim oldum acıma.

Başımı tekrar dizlerime gömdüm ve sonunda, içimde tuttuğum ne varsa hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Hıçkırıklarımın şiddetinden bütün bedenim sarsılıyordu ama umursamadım. Nefesim kesiliyor, ellerim zangır zangır titriyor, başım uğultulu bir ağrıyla çatlayacak gibi oluyordu; bense sadece ağlıyordum. Durmaksızın, eksilircesine... O sırada sokaktan insanlar geçiyordu. Başlarını çevirip bana bakan o yabancı insanlardan dahi utanıyordum artık. Görünmez olmak, o soğuk taşın altında eriyip gitmek istedim.

Tam o an dizlerimde hafif bir hareketlilik hissettim. Ürkekçe, korkarak başımı kaldırıp baktım. Siyah beyaz bir kedi, sanki acımı hissetmiş gibi başını şefkatle dizlerime sürtüyordu. Doğan’ın verdiği elbiseye sonradan eklediğim o yırtmacı utançla toparladım; elbiseyi kendime doğru çekip dizlerime daha çok yaslandım.

Öylece kediye bakıyordum. Ne kadar da güzeldi... Gözyaşlarım sonunda dinmişti ama göğsümü sarsan o hıçkırıklı iç çekişlerim yeni başlamıştı. Titreyen ellerimi yüzüme götürüp nihayet gözyaşlarımı sildim. Kedi de durmuş, o derin gözleriyle bana bakıyordu. Öyle bir bakıştı ki bu... Sanki o küçücük hayvan bile halime acıyarak, beni anlayarak bakıyordu bana.

"Alacalı!"

Sokakta çınlayan bu sesle irkildim. Dizlerimin dibindeki kedi, duyduğu sesle birlikte hızla o yöne doğru koştu. Ben de gayriihtiyari bakışlarımı o tarafa çevirdim. Doğan, elinde bir paket yaş mamayla tam benim olduğum tarafa doğru geliyordu. Kedi ise çoktan onun yanına ulaşmış, adımlarını engelleyecek bir sevgiyle bacaklarına sürtünüyordu.

Yanıma gelip o soğuk taşa oturdu. Ama yüzüme hiç bakmamıştı. İçimi aniden kavuran o tanıdık sızıyla sarsıldım; o da mı benden utanıyordu? Ben yine bu kahredici düşünceyle dolan gözlerimi gizlemeye çalışırken, o sakin adımlarla kediye yaş mamasını veriyordu.

Kedi iştahla mamasını yerken, ben her şeyden kaçmak ister gibi tekrar başımı dizlerime gömecektim ki Doğan cebinden bir paket peçete çıkardı. Şaşkınlıkla hareketlerini izlediğim sırada, bakışlarını yine bana çevirmeden, hâlâ kediye bakarak peçeteyi bana doğru uzattı.

Titreyen ellerimle uzattığı peçeteyi aldım. Önce burnumu, ardından boynuma kadar akıp tenimi sızlatan o kurumuş yaşları sildim. Peçetenin dokunuşuyla birlikte, dolan gözlerimden yeni süzülen son damlaları da temizlemiştim.

Elimdeki peçeteyi avcumun içinde buruşturup paket peçeteyi de oturduğum taşın üzerine, hemen yanıma bıraktım. Başımı dizlerimin üzerine yan yatırarak, bu sefer ben de onun gibi kediye bakmaya başladım. mamasını yerken, ikimizin bakışları aynı noktada, o küçük canın telaşında buluşmuştu. Aramızdaki o koca, ağır sessizliği sadece ke