Bir İsim, Bin Yanlış Anlama
Doğan Çelikkan
İnsan kadere geç kalabilirdi.
Bazen de kader geç kalırdı.
Aradaki fark şuydu:
Kader geç kaldığında, peşinden koşmazdı.
Kapı yavaşça aralandığında içeriye kapalı, vakur duruşlu bir hanımefendi girdi. Onu gördüğüm an, oturduğum yerden bir yay gibi fırlayıp ayağa kalktım. Bakışlarım istemsizce anneme kaydı; annem ise her zamanki o huzur veren, gizemli gülümsemesiyle hepimize bakıyordu.
"Gel kızım, karşıdaki koltuğa geç otur," dedi annem, sesi oldukça rahattı.
Annemin bu sakinliği içimdeki huzursuzluğu daha da körüklemişti. O daha sözünü bitirmeden, "Bir dakika!" diyerek hemen araya girdim. Ben daha ne diyeceğimi bilemeden, hanımefendi annemin gösterdiği yere, ağır ve vakur adımlarla gidip oturdu.
Annemin yanına yaklaşıp sesimi kısarak, "Anne, mutfağa gelir misin? İki dakika konuşmamız lazım,"diye fısıldadım.
Annem, zihnimden geçenleri, o anki telaşımı ve sorularımı bir çırpıda anlamış olacak ki, yüzüme bakma gereği bile duymadı. Bakışlarını misafirlerden ayırmadan, sanki sıradan bir havadan sudan bahseder gibi, "Aa oğlum, misafirleri yalnız bırakmak ayıp olur," dedi. Sesi o kadar net ve tavizsizdi ki, beni herkesin önünde bir sınır çizgisiyle durdurmuştu.
Mecbur kalarak yerime geri döndüm. Israr etseydim, annemin o tanıdık ama bir o kadar da korkutucu öfkesiyle karşılaşıp bağırmaya başlayacağını biliyordum. Bu riski göze alamazdım; henüz zamanı değildi. Başımı hafifçe öne eğip koltuğa sindim.
Göz ucuyla Ceylan'ı süzdüm; başı öne eğikti, ellerini sanki bir şeyi tutmaya çalışır gibi sıkıyordu.
Annem, gururlu bir tavırla eliyle önce hanımefendiyi işaret etti: "Müstakbel gelinimiz, Melek." Ardından bakışlarını hemen yanındaki Yeter'e çevirdi, "Kızım Yeter," dedi. Sonunda beni işaret ettiğinde, "Oğlum Doğan"
Melek, sanki odadaki tüm gerilimi yok sayarcasına bana bakıp hafifçe gülümsedi. O gülüşte, çözemediğim bir davet ya da belki de bir meydan okuma vardı. Bakışlarına karşılık vermek yerine, ani bir refleksle başımı önüme eğdim. İçimdeki huzursuzluk, dudaklarımdan dökülen fısıltıyla birleşti: "Tövbe estağfurullah..."
Ceylan aniden ayağa kalktı. "Ben artık gideyim,"dediğinde, dudaklarımdan dökülen "Hayır!"kelimesine ben bile şaşırdım. O an, odadaki tüm dikkat üzerime çevrildi. Ceylan, dolu gözleriyle bana döndü.
Annem hiç istifini bozmadan, "Tamam canım, Yeter, geçir misafirimizi,"dedi. Bakışları tek bir saniye olsun bizden tarafa dönmemişti; tüm dünyası, tüm dikkati sadece Melek'ten ibaretti. Melek ise sanki annemin bu ilgisinden aldığı güçle, hâlâ fırsat buldukça bana o garip, imalı bakışlarını gönderiyordu.
Her göz göze gelişimizde, içimdeki huzursuzluk bir çığ gibi büyüyor ve dudaklarımdan istemsizce dökülen "Tövbe estağfurullah..."mırıltısı tekrar ediyordu.
Yeter ayağa kalkıp Ceylan'ı kapıya kadar uğurlarken, ben yerime oturmak şöyle dursun, tüm ağırlığımı ayaklarıma verip anneme dikildim. Sesim, odadaki o sahte nezaketi bir bıçak gibi kesti: "Anneciğim, mutfağa gelir misin?"
Bu sadece bir rica değil, bir sınırdı. Gözlerindeki şaşkınlığa aldırmadan, "Bir daha sormayacağım," diye ekledim. Tehdidimin ciddiyetini anlamasını istiyordum; ya o mutfağa gelir ve bu bilmeceyi çözerdi ya da ben bizzat Melek'i gönderirdim.
Annem, bu ses tonuma hayatı boyunca hiç alışık olmadığı için, şaşkınlıkla karışık bir itaatle anında ayağa kalktı. Tam o sırada Yeter döndü ve kapının eşiğinde donup kaldı. Aramızdaki o ağır gerilimi, havada asılı kalan o sert sessizliği o da hissetmişti.
Annemi kolundan tutup zorla mutfağa sürükledim. Gelmemek için direniyor, neredeyse ayaklarını yere sürtüyordu. Mutfağa girdiğimiz an kapıyı ardımdan sertçe çarptı.
Parmağımla mutfak kapısını, yani salonu işaret ederek, "Kim bu kadın?!"diye haykırdım. Öfkeden nefesim kesiliyordu. Annem ise, sanki benden bir bardak su istemişim gibi rahat bir tavırla, gözlerini bile kırpmadan, "Sana kız buldum oğlum,"dedi.
Dişlerimin arasından, "Kim sana bul dedi?"diye tısladım. "Ben evlenmiyorum! Bu kadını da hemen gönder."
Öfkeyle arkamı dönüp kapıya yönelmiştim ki, annem hızla ileri atılıp bileğime yapıştı. Geriye dönmemek için tüm direncimi topluyordum ama elindeki o titreyen, sanki hayatının tüm yükünü taşıyan o zayıf tutuş, beni durdurmaya yetti.
"Oğlum, ne olur..." dedi, sesi yalvarırcasına kısıktı. "Benim hatrım için, sadece bir kere görüşün, lütfen."
"Hayır!"dedim, sesim her zamankinden daha keskin, daha acımasızdı. Kestirip atmıştım, konuyu kapatmıştım. Ama o, beni bırakmadı.
Annem elini bileğimden çekmeden, sesindeki o çaresizliği gizleyemeyerek devam etti: "Ne olur oğlum, söz veriyorum; bak, bir daha bu konuyla ilgili ne bir şey derim ne de bir şey yaparım. Sadece bir kere, sadece bir kez görüş."
Bakışlarında öyle bir yalvarış vardı ki, öfkemi bir anlığına soğuttu ama içimdeki şüpheyi asla dindirmedi. Ona doğru döndüm, gözlerinin içine dik dik bakarak, "Bir daha bu konuyu açmak yok!"dedim, sesimdeki kararlılık nettir.
"Söz, "dedi annem, yüzüne yayılan o ani ve ürkütücü sevinçle. "Tamam, bir daha olmayacak."
Gözlerimi annemin yüzünden ayırmadan, sesimdeki sertliği bozmadan, "Eğer sözünü tutmazsan, aramız çok kötü bozulur anne, bunu ikimiz de biliyoruz," dedim.
Annem hemen başını sallayıp beni onayladı. "Tamam oğlum, nasıl istersen," dedi.
Ona bakarak, "Görüşme işine gelince... O kadınla sonra görüşürüm. Ama şimdi onu gönder," dedim.
Mutfaktan çıktığım gibi hiçbir yere sapmadan odama kendimi attım. Masanın üzerindeki telefonu hırsla elime alıp arama kayıtlarına girdim, ama daha parmağım ekrana dokunmadan duraksadım; numarası bile kayıtlı değildi.
Neden onunla konuşup açıklama yapacaksın ki? diye fısıldadı zihnimin derinliklerinden gelen o soğuk ses.
Durdum, odanın sessizliğinde kendi sesimi yankılatarak, "Çünkü üzüldü," dedim sesli bir şekilde. "Hem de bizim yüzümüzden."
Zihnim yine sordu: Niye üzüldü ki?
Bu soruya bir cevap bulamadım. Ya da belki bulduğum cevabı kendime bile itiraf etmekten kaçtım. Ceylan'ın gözlerindeki o öfke, sadece o anki Hayır cevabımla ilgili değildi; sanki uzun zamandır biriken her şeyin bir patlamasıydı. Üzerine çok fazla düşünmemeye çalıştım; düşünmek, bu bataklığın içinde daha da derine batmama sebep oluyordu.
Hızla üzerime imam kıyafetlerimi geçirdim. Kumaşın tenime değen o tanıdık dokusu, dış dünyaya karşı takınmam gereken o sakin ve vakur maskenin bir parçasıydı. Üzerime tam oturduğunda, artık mutfaktaki o öfkeli adam gitmiş; yerine cemaatinin karşısına çıkmaya hazır, duygularını derinden saklayan o adam gelmişti.
Tam odadan çıkacakken, Melek de odadan çıktı. Onunla tek kelime etmeye, yüzüne bakmaya bile niyetim yoktu. Sadece kısa bir baş selamıyla varlığını yok sayarak yanından geçtim.
Evin kapısını açıp hızla koridordan geçtim. Arkamdan geliyordu. Onunla daha fazla konuşmak istemiyordum.
Sonunda dış kapıya ulaşıp açtım. Bir anlık dalgınlıkla arkamdan geldiğini unutmuştum. Tam kapıyı kapatacağım sırada acı dolu bir inleme duydum. Hızla arkamı döndüğümde, Melek'in başını kapının kenarına çarptığını gördüm.
"Özür dilerim! Kusura bakmayın." dedim telaşla.
Melek, başını hafifçe ovuşturup bana anlayışla gülümsedi.
"Yok, yok. Sorun değil," dedi sakin bir sesle. "Sonuçta bu bir kazaydı."
Başımı hafifçe sallayıp oradan ayrılmak üzereydim ki arkamdan gelen sesiyle yeniden ona döndüm.
"Galiba benden haberin yoktu." dedi.
Derin bir nefes aldım. Lafı uzatmak istemiyordum. Gözlerinin içine bakarak doğrudan konuya girdim.
"Evet," dedim kararlı bir ses tonuyla. "Senden haberim yoktu. Ve bu gönül ilişkisini de istemiyorum."
"Yine de bir görüşsek... Belki fikrin değişir." dedi, gözlerimin içine bakarak.
Boğazımdaki düğümü yutkundum.
"Sana haber göndertirim." dedim kısa ve mesafeli bir sesle. Tam arkamı dönüp gidecektim ki beni yeniden durdurdu.
"İstersen numaramı vereyim. Konuşalım."
"Yok," dedim sakin ama kararlı bir sesle. "Kalabalık bir yerde buluşup konuşmamız daha münasip olur. Hayırlı günler."
Daha fazla beni durdurmasına fırsat vermemek için sözlerimi bitirir bitirmez arkamı döndüm. Taş döşeli yolu hızlı adımla