Bir Telefon, Bir Öfke
Doğan Çelikkan
Bir yanımda çaresizce çırpınan o yaralı ceylana, bir de tam karşımda durup ona bu yarayı açan, aile diye bildiği o insanlara bakıyordum.
Sessizce bana baktı Ceylan. Bakışlarında sığınacak bir liman arayan o ifade vardı. Aslında bugün onunla gereğinden fazla göz göze gelmiştik. Ona her baktığımda içimden sessiz bir tövbe geçiriyordum; kendimi ondan sakınmam, bakışlarımı kaçırmam gerekiyordu. Ama karşımda böyle kırılgan, ağlamaklı bir halde dururken hangi iradeye tutunabilirdim ki? Direndiğim ne varsa, tek bir bakışıyla ellerimin arasından kayıp gidiyordu.
Yutkunup bakışlarımı yeniden karşımdaki o tanıdık yabancılara diktim. Abisi Yaşar, kardeşi Gülhan ve çocukluk arkadaşı Selinay... Yüzlerine bakarken tek bir sorunun ağırlığı altında eziliyordum: Onca yıl, hiçbir suçu günahı olmayan bu kıza gerçekten nasıl bu kadar haksızlık edebilmişlerdi? Ceylan, sessizliği yırtan derin bir nefes alıp ayağa kalktığında düşüncelerimden sıyrıldım. Gözümü ondan ayırmadan, ben de onunla birlikte ayağa kalktım.
Ceylan titreyen elini abisine doğru uzattı. "Evin anahtarlarını verir misin?" dedi, sesi pürüzlüydü. "Eşyalarımı alıp gideceğim."
Cümlesini bitirir bitirmez boğazındaki o ağır düğümü yutkunarak geriye itti. Canının nasıl yandığını, ne kadar zorlandığını o kadar iyi biliyordum ki... Aslında hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Dudaklarından dökülen aksini söylese, Yanımda kimseyi istemiyorum, diye haykırsa dahi, şu an birine sıkıca sarılmaya, o omuzda eriyip gitmeye ihtiyacı vardı. Bunu gözlerinde, o ürkek bakışlarında çok net görebiliyordum.
Ama Yaşar, vicdanının sesini tamamen kısmış gibi, kelimelerini sertçe ve acımasızca savurdu. Biz ne yaptık? diye sormadı bile. Pişmanlığın kırıntısı yoktu sesinde. "Gidecek yerin mi var? Cebinde paran mı var da gideceksin? Eve gidelim, düzgünce konuşalım," dedi.
Onun bu çiğ sözleri karşısında Ceylan, acıyla gözlerini kapattı ve uzattığı elini yavaşça yanına indirdi. Dünyası başına yıkılmıştı. Gözlerini tekrar açtığında, bakışları doğrudan beni buldu. O an içimde bir şeyler koptu. Zorlukla yutkundum ve ne yaptığımı, sonunun nereye varacağını bir an bile düşünmeden cebimdeki arabanın anahtarını çıkarıp Ceylan’ın avucuna uzattım.
Anahtarı büyük bir şaşkınlıkla aldı avucuna. Bir şey demesine fırsat vermeden, "Araba evin önünde, git bin. Beni orada bekle," dedim pürüzsüz bir sesle. Tam bir şey söyleyecekti ki, kolundan usulca çekiştirdim. Daha fazla diretmedi. Sadece gözlerimin içine bakıp, "Çabuk gel," dedi. Başımı hızlıca sallayınca, arkasını dönüp arkasında bıraktığı yıkıntıya bakmadan yürümeye başladı.
Bakışlarım yeniden o üçlüye döndüğünde, yüzlerindeki şaşkınlık yerini derin bir sinire bırakmıştı. Yaşar öne çıktı: "Doğan Hocam, seni sever sayarım bilirsin ama bu aile meselesi. Araya girme lütfen."
Göğsümü dolduran derin bir nefesi dışarı üfledim. Yaşar’a baktım ve lafı hiç dolandırmadan, eğip bükmeden konuştum: "Yaşar kardeşim, ben seni Allah rızası için severim. Ancak Ceylan benim arkadaşım; onun gidecek yeri de var, cebinde parası da var. Şayet olmasaydı da ben verirdim. Sizden tek isteğim, bir süre onu rahatsız etmemeniz. Salim kafayla düşünsün, elbet sizinle oturup konuşacaktır zaten."
Arkamı dönüp gitmek üzereydim ki Selinay’ın arkamdan gelen sesiyle durakladım: "Bu yaptığın yanlış değil mi hocam? Arkadaş ayağına Ceyla..."
Lafını ağzına tıkarcasına hızla ona döndüm ve sertçe, "Haddini bil!" diye uyardım. "Benim kalbimi Allah biliyor, siz bilmeseniz de olur. Ayrıca o arkadaşım dediğin kızın arkasından neler çevirdiğini de çok iyi biliyoruz. Benim sabrımı taşırma. Eğer hâlâ seninle konuşuyorsam edebini bil ve sus!"
Bir daha arkama bile bakmadan yokuşu tırmandım. Arabanın yanına vardığımda Ceylan’ın binmediğini, kaldırımda oturduğunu gördüm. Muhtemelen konuşulan her şeyi en ince ayrıntısına kadar duymuştu. Beni görünce gözlerindeki o karmaşık duygularla hızla ayağa kalktı.
Dudaklarından dökülen o kısık sesli, "Özür dilerim," kelimesi kalbime bir bıçak gibi saplandı, canım yandı. Sesimi hemen yumuşattım. "Senin bir suçun yok, onlar yerine özür dileme," diyerek elimi havaya kaldırdım.
Hareketimi yanlış anlayan Ceylan, elini tutmam için avucuma yerleştirdi. Şaşkınlıktan nefesimin kesildiğini hissettim. O ise dudaklarındaki mahcup tebessüm ve gözlerindeki o güven veren sıcaklıkla bana bakıyordu. Ne yapacağımı bilemedim, kendime gelmem gerekiyordu. "Anahtar..." diye fısıldayabildim sadece. Ceylan yaptığını fark edince utançla elini hızla geri çekti ve anahtarı elime sıkıştırdı. Parmaklarımız yeniden birbirine çarptığında kalbimin ritmi tamamen altüst oldu. Ruhumu ele geçiren bu hisse hiçbir isim koyamadım.
Hızlıca arabaya binip yola koyulduk. Derin bir nefes alıp, "Nereye gidiyoruz, gitmek istediğin bir yer var mı?" dedim usulca.
O ise bakışlarını benden kaçırarak kafasını cama doğru çevirdi. Kısa bir duraksamanın ardından, "Ben bir arkadaşımı arayabilir miyim?" diye sordu. Telefonumu hemen ona uzattım. "Senin telefonun evde kaldı, ben sonra gider getiririm," dedim. Kelimelerime karşılık sessizce başını salladı.
Hızlıca bir numara tuşlayıp telefonu kulağına koydu. Dudaklarından dökülen o isim, "Alo, Ilgaz..." kelimesi direksiyonu tutan ellerimin kasılmasına yetti. Bakışlarım anında ona çevrildi. "Bu gece sizde kalabilir miyim?" cümlesini işittiğim an ise içimde bir şeyler koptu. Saniyeler içinde telefonu elinden çekip aldım ve aramayı sonlandırdım. Ceylan neye uğradığını şaşırarak bana bakarken, lastiklerin sesini bastıran bir öfkeyle arabayı yol kenarındaki benzinlikte sertçe durdurdum.
"Ne yapıyorsun ya?!" diyerek sesini yükseltti, gözlerinde büyük bir öfke vardı. Tam o an sinirimi kontrol edemeyip ben de ona bağıracaktım ki, yan camın sertçe tıklatılmasıyla ikimiz de irkildik. Bakışlarımı dışarı çevirip camı indirdim. Görevli, "Abi ne kadar doldurayım?" diye sordu. İçimdeki o yangını bastırmak ister gibi hızla cebimden üç bin lira çıkarıp adama uzattım ve "Fulle," dedim, sesimdeki sertliği gizleyemeyerek. Adam başını sallayıp uzaklaşırken camı tekrar sonuna kadar kapattım ve öfkeden deliye dönmüş bir halde yeniden Ceylan’a döndüm.
Sesimdeki sertliği bozmadan, "Niye Ilgaz’ı aradın?" diye sordum.
"Hatırlamadın mı, doğum günüme gelmişti. İyi birisi," dedi. "Orada sadece Ilgaz yoktu, kız arkadaşların da vardı," dedim üsteleyerek. Yutkunup bana baktı. "Onların hepsi Selinay’ın da arkadaşları, belki kavgadan haberleri vardır diye düşündüm," dedi.
"Bu Ilgaz tek mi yaşıyor?" dedim, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışarak. Başını hayır anlamında sallayıp, "Ziya, Ali, İbrahim, İsmail, Kerim, Osman da var," diyerek isimleri sayınca gözbebeklerim büyüdü.
Sinirlerime daha fazla hâkim olamadım. "Maşallah sana!" dedim, sesimdeki öfkeyi artık gizleme gereği duymayarak. "Kuran'da geçen yirmi beş tane peygamberi say desek sayamazsın, burada resmen futbol takımı kurmuşsun!"
Ne demek istediğimi hiç anlamayarak, şaşkın gözlerle yüzüme baktı ve "Efendim?" diye mırıldandı.
"Olmaz öyle şey! Kimsenin evinde falan kalamazsın," dedim kestirip atarak. Tartışmaya hiçbir şekilde açık kapı bırakmayıp arabayı sert bir hamleyle tekrar çalıştırdım ve vitesi sabırsızca ileri ittim.
"Tamam, sen benim için o kadar uğraştın. Ben kalacak yer bulurum," dedi ama çoktan bir otelin önüne gelmiştik. Ona bakmadan, "İn hadi," dedim.
Eliyle direksiyondaki elimi tutunca hızla ona döndüm. "Üstümde para yok ki," dedi utançla. Direksiyondaki ellerimize baktım, sonra gözlerimi tekrar ona çevirdim. Bunu bilerek mi yapıyordu anlam veremiyordum ama daha fazla onu üzmek istemiyordum. "Ben para işini hallederim," diyip arabadan indim. O da arkamdan benimle beraber indi.
Otel, her tarafından ışıklar saçan, üç katlı büyük bir binaydı. Vakit kaybetmeden adımlarımı otelin giriş kapısına doğru yönlendirdim; Ceylan da hemen yanımda, sessiz sedasız beni takip ediyordu. Lobideki görevliye doğru ilerleyip, "İyi akşamlar, boş odanız var mı?" diye sordum.
Resepsiyondaki kadın profesyonel bir tebessümle, "İyi akşamlar beyefendi. Boş odamız var ama