Bir Zil, Bin Soru
Ceylan Dalkan
Yatağımda uzanmış, telefonla oyalanıyordum.
Tam huzuru bulmuşken abim içeri dalıp top yaptığı çorapları yüzüme nişanladı.
"Of ya!" diye homurdandım, doğrulup çorapları geri fırlattım.
"Ne yapıyorsun abi?!"
Abim sırıtıp göz kırptı. "Sus kız, hani bana sevgili buluyordun? Proje ne durumda?"
Gözlerimi devirdim. "İptal edildi. Talep yetersizliği."
Abim bana baygın baygın bakarken gözlerimi devirdim.
"Ya sen işi bile beş ayda buldun, bana beş gündür 'kız buldun mu' diye soruyorsun,"dedim sinirle.
"O vasıfsız sevgiline sor!" dedi, sesindeki o iğneleyici tavırla.
"Miran benim sevgilim değil!" diye gürledim. Kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturmuş, sesimi iyice yükseltmiştim. "Ayrıca hem çocuğu eve almıyorsun hem de utanmadan yardım istiyorsun!"
"Bir işe yarasın bari, anca boş boş takılıyorsunuz zaten!" diye ters bir cevap verip arkasına bile bakmadan odadan çıktı.
Arkasından öfkeyle, "Ya sabır!" diye bağırdım. Tam o anda evin içinde yankılanan keskin bir zil sesi, damarlarımdaki öfkeyi bıçak gibi kesti.
"Kapıya bak!" diye bağırdım. Gelenin, muhtemelen abimin arkadaşlarından biri olduğunu düşünmüştüm. Ancak içeriden hiçbir ses gelmedi. "Abi!" diye tekrar seslendim ama ev sessizliğe gömülmüştü.
Oflayarak yataktan kalktım ve homurdanarak kapıya yöneldim. Kapıyı hızla çekip açtım; fakat karşımda görmeyi beklediğim kişi kesinlikle o değildi. Henüz iki gün önce şiddetli bir kavgaya tutuştuğum imam, tüm ciddiyetiyle tam karşımda duruyordu.
"Senin ne işin var burada?" diye sordum, sesimdeki öfkeyi gizlemeye gerek duymadan.
Bana kısa, sert bir bakış attı; ardından hemen gözlerini yere indirdi. Hiç istifini bozmadan, mesafeli bir sesle sordu: "Abin evde mi?"
"Ne yapacaksın abimi?" diye sordum ters bir tavırla. Üzerinde yine o imam kıyafetleri vardı; bu adam hep böyle mi dolaşıyordu?
Yüzünde belli belirsiz, alaycı bir ifade belirdi. "İmam nikahıma alacağım," dedi soğukkanlılıkla.
O an düşüncelerim o kadar dağınıktı ki, dediğini ilk başta idrak edemedim. "Ne?" diyebildim sadece, sesim kısık çıkmıştı.
"Şaka," dedi, alaycı tavrını sürdürerek. "Ama sen ne anlarsın ki şakadan?"
Dalga geçmesi sinirlerimi bozmuştu; kaşlarımı öfkeyle çattım. "Sen o imam kıyafetini hiç çıkarmıyor musun?" dedim tersleyerek. "Bari başındakini çıkar da beynin biraz nefes alsın! Berbat şakaların var."
Bu sözlerim onu da germişti. O da kaşlarını çatıp tam bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki, balkon kapısının sertçe açılma sesiyle ikimiz de o tarafa döndük. Abim, içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Üzerine sinen yoğun sigara kokusu odaya yayıldı. Hızla yanıma gelip bir bana, bir de kapıdaki adama baktı.
"Niye öyle dikiliyorsunuz?" diye sordu, sesi şüphe doluydu.
Abim, imama dönerek kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Senin burada ne işin var Doğan Efendi?"
Doğan... İsmi de kendisi gibi heybetliydi ama şu anki gıcıklığına hiç yakıştırmamıştım. Doğan, abimin sorusu üzerine sakin bir tavırla cebinden bir saat çıkardı. "Bunu dün camide düşürmüşsün," dedi, sesi oldukça durgundu.
Şaşkınlıkla abime döndüm. "Sen camiye mi gidiyorsun?" diye sordum, hayretimi gizleyemeyerek. Abim sadece başını sallamakla yetindi ve saati alıp, "Sağ ol imam efendi," dedi.
Doğan, 'Eyvallah,'der gibi hafifçe başını eğdi. Abim o sırada beni işaret ederek, "Kardeşim Ceylan," diye tanıttı. Bir anlık boşlukla elimi uzattım ama o, elimi tutmak yerine sağ elini kalbinin üzerine koyup, "Memnun oldum," dedi.
Elimi mahcubiyetle cebime sokarken, "Evi nasıl buldun?" diye sordum. Doğan, "Mahalleli tarif etti," dedikten sonra ekledi: "Buraya gelince de senin bağırışlarını duydum, o yüzden çaldım kapıyı."
Yerin dibine girmek istemiştim. "Kusura bakma," diye mırıldandım utanarak. Doğan ise gayet normal bir durummuş gibi, "Estağfurullah, ben gideyim artık," diyerek arkasını döndü ama abim onu eliyle durdurdu.
"Doğan Efendi," dedi abim, sesinde az önceki sertliğinden eser kalmayan mahcup bir tonla. "Seninle konuşmak istediğim bir konu var. Rica etsem bir çayımı içer misin?"
Doğan, kısa bir an duraksadıktan sonra "Hayrolsun," diyerek teklifi kabul etti ve içeri girdi. O yanımızdan geçerken ben kaşlarımı çatmıştı, Doğan içeri adımını atar atmaz "abim sana dokununca niye terslemedin?"
Doğan bu sorumu duyar duymaz bana şaşkın bir bakış atarken, abim hafifçe omzuma vurdu. "Kızım sen mal mısın?" dedi hayretle. "Sizin birbirinize bakmanız bile günah, elini nasıl tutsun adam?"
Saf saf sordum: "Neden ya?"
Doğan sabır diler gibi bir "Tövbe..." çekip hızla oturma odasına geçti. Abim ise yanağımı makas alıp sıktı. "Boş konuşma da git çay demle hadi," diyerek Doğan'ın karşısındaki koltuğa kuruldu.
Hızla çay suyunu ocağa koyup yanlarına koştum.
Abimin yanına ilişir ilişmez merakıma yenik düşerek sordum:
"Neden günah ki?"
Doğan, kaşlarını çatıp bakışlarını benden kaçırarak kısa bir cevap verdi:
"Haram."
"Nasıl yani?"diye hemen üsteledim.
Doğan bu kez sabrının zorlandığını belli edercesine abime döndü ve beni işaret etti.
"Şu kardeşine biraz dinini öğret," dedi sert bir tonda.
Abim mahcubiyetle başını öne eğip, "Haklısınız hocam," diye mırıldandı.
Doğan tekrar bana döndü ve bu kez daha açıklayıcı konuştu:
"İslam'da bu tür sınırlar; cinsel ahlakı korumak, aile yapısını güçlü tutmak ve kötüye giden yolları kapatmak için konulmuştur."
Bir an sustum, söylediklerini anlamaya çalıştım.
Abim hızlıca araya girip konuyu kapatmaya çalıştı:
"Git çayı koy hadi."
Ama ben yerimden kıpırdamadım. İnatla aynı noktada dururken Doğan'a baktım.
Doğan derin bir nefes alıp daha sakin bir tonla devam etti:
"İnternetten bakabilirsin ama anlamadığın yer olursa yine sorarsın. Yarın vaaz var, gelirsin dinlersin."
"Vaaz ne?" diye sordum.
Doğan, sabrını koruyarak açıkladı:
"Vaaz, dinî konuların anlatıldığı ve insanlara öğüt verildiği konuşmalardır. Doğruyu öğretmek için yapılır."
Başımı sallayıp, "Arkadaşımla gelebilir miyim?" diye sordum.
Selinayla giderdik, hatta Gülhan da gelir.
Doğan hiç düşünmeden, "Elbette," dedi. "İstediğin kişiyle gelebilirsin."
Sonra bakışlarını abime çevirip, "Sen ne konuşacaktın?" diye sordu.
Abim bana kızgın gözlerle bakarak dişlerinin arasından, "Rezil ettin beni," dedi.
Ortadaki hava bir anda gerildi.
Doğan hemen araya girdi, sesi sakin ama netti:
"Estağfurullah. Öyle şey olur mu? Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp."
Bu sözler ortamı biraz yumuşattı.
Doğan'a baktım, hafifçe gülümsedim. O da çok belli etmese de kısa bir an karşılık verdi, sonra bakışlarını kaçırdı.
O an, yüzünde kısa bir yumuşama görmüştüm. Bir anlığına öyle kalakaldım. Sonra hızla kendimi toparlayıp gözlerimi kaçırdım ve mutfağa gittim.
Çayları doldurup servis ettim.
Abim çayından bir yudum aldıktan sonra bir anda,
"Hocam, bana kız bulur musunuz?" dedi.
Ben hemen araya girip sinirle,
"Yuh! Bir de bana 'rezil ettin' diyorsun. Hoca'ya böyle bir şey sorulur mu?" dedim.
Abime ters ters baktım, Asıl o beni rezil ediyordu.
Ortam bir an sessizleşti.
Doğan, şaşkınlığını belli etmemeye çalışarak hafifçe öne eğildi:
"Bir şey soracağım, haddim olmayarak... Anne-babanız yok mu?"
Abimle bir an bakıştık.
Gözlerim dolmuştu. Abim boğazını temizleyerek,
"Beş yıl önce vefat ettiler,"dedi.
Oysa bizim için çok daha önceden bitmişti bazı şeyler...
Doğan'ın bana anlık baktığını hissettim ama ona bakmamaya çalıştım.
Çayımı içmeye odaklandım.
Doğan üzgün bir sesle,
"Başınız sağ olsun," dedi.
Abim başını hafifçe sallayarak karşılık verdi.
Doğan derin bir nefes alarak,
"Peki... aşık olduğun biri var mı?"diye sordu.
Ben hemen araya girdim,
"Yok be,"dedim. Abimi işaret ederek, "Şıpsevdi bu," diye ekledim.
Abim altta kalmayarak,
"Sen kendine bak," dedi.
Daha fazlasını söyleyecekti ama bakışları Doğan'a takılınca sustu.
Ben de bir şey demedim.
Doğan bir anda ayağa kalktı.
"Ben bir sorup soruştururum,"dedi. Ardından, "Selametle," deyip hızlıca çıktı.