Keşfet

Cennetin Gözyaşları

Kalbin imtihanı

Ceylan Dalkan

Hayatın en acımasız tarafı, bize sormadan karar vermesidir. Kendi dünyamızda, kendi düşlerimizin peşinden giderken adımlarımızdan eminizdir. Fakat öyle anlar gelir ki, ne aklımızdan geçen ne de kalbimizde büyüttüğümüz o güvenli liman bizi koruyabilir. Hiç beklemediğimiz, hayal bile edemeyeceğimiz bir gerçek tam karşımızda dikiliverir. İşte o an hissettiğim o amansız korku, bana dünyanın ne kadar büyük ve acımasız olduğunu bir kez daha hatırlatır. Kendimi uçsuz buçaksız bir boşlukta, rüzgarın önündeki bir yaprak gibi çaresiz hissederdim. Çünkü biliyordum; kader, bizim planlarımızı bozup kendi imtihanını önümüze koyduğunda, geriye sadece o sarsıcı kabulleniş kalıyordu.

Bir insanın düşüncelerine karışamazsınız, değil mi? Rüyalarına, hatta hayallerine...kalbinin en derin köşelerinde sakladığı umutlara...

Bazen hayatın beni her yönden kuşattığını hissederdim. Sanki önümdeki bütün kapılar kapanmış, her şeye ağır kilitler vurulmuştu. Ama yine de dokunamadıkları bir yer vardı: hayallerim.

Hayallerim hariç her şeye kilit vurulduğunu hissederdim.

Sadece hayallerime kilit vurulamayacağını sanardım.

Oysa şimdi yanıldığımı biliyorum. Hayallere de kilit vuruluyormuş. Kader, isterse insanın en güzel düşlerini bile elinden alıyormuş. Meğer bize kalan hiçbir şey yokmuş; ne umutlarımız, ne planlarımız, ne de yarınlara dair kurduğumuz hayaller... Hepsi bir anda sessizce elimizden kayıp gidebiliyormuş.

Ben, Doğan ve resepsiyondaki kadın arasında tuhaf bir sessizlik vardı. Birkaç saniye boyunca yalnızca birbirimize baktık. Uzayan bakışlar beni rahatsız etmeye başlayınca sessizliği bozmak için kadına döndüm.

"Adınız nedir?"diye sordum.

Kadın gülümseyerek,

"Benim adım Kübra, efendim," dedi.

Ben de ona gülümseyerek,

"Memnun oldum,"dedim. Elimle kendimi işaret ederek, "Ceylan,"diye ekledim. Ardından yanımdaki Doğan'ı gösterip, "Bu da Doğan," dedim.

Kübra Hanım gülümsemesini bozmadan,

"Memnun oldum,"dedi.

Doğan ise fazla konuşmadan, başını hafifçe eğerek selam vermekle yetindi.

Doğan, "O zaman biz odayı tutalım,"dedi ve cüzdanından kartını çıkardı.

Kübra Hanım ise yan tarafta bekleyen görevliye dönerek,

"Hanımefendiyi odasına çıkaralım. 1414 numaralı oda," dedi.

Görevli adam başıyla onay verdi. Ben Doğan'a baktım. Doğan da bakışlarımı karşılayıp başını hafifçe salladı.

"Sen git, ben geliyorum,"dedi.

Ben de başımı sallayarak görevli adamın peşinden yürümeye başladım.

Asansöre doğru yürüyüp içine bindik. Mecburen üçüncü katta durduk. Asansörden çıkar çıkmaz uzun koridorda ilerlemeye başladık. Koridorun en sonunda karşılıklı duran iki kapı vardı.

Görevli adam sol taraftaki kapının önünde durdu. Kartını okutup kapıyı açtı. Tam içeri girecekken durup ona döndüm.

"Teşekkür ederim. Adınız neydi?" diye sordum.

Görevli adam gülümseyerek,

"İki ismim var efendim. Emre Yıldırım," dedi.

Ben de elimi uzatarak,

"Ceylan," dedim.

Emre elimi nazikçe sıktı.

"Memnun oldum," dedi.

Ben de gülümseyerek başımı salladım.

Elimi indirip koridora baktım. Doğan, hızlı adımlarla bulunduğumuz yere doğru geliyordu.

Emre, bakışlarımı takip edip Doğan'ı fark etti.

"Ben artık gideyim. İyi akşamlar," dedi.

Doğan'la koridorda karşı karşıya geldiler. Emre kısa bir baş selamı verip yoluna devam ederken Doğan yanıma geldi.

Biraz nefes nefeseydi.

"O adamın elini neden sıktın?" diye sordu.

Şaşkınlıkla ona baktım.

"Dur, bir nefes al. Sadece tanıştık," dedim.

Doğan cevap vermeden içeri girdi ve kapıyı kapattı. Ardından yatağa oturup derin bir nefes aldı. Soluklanmaya çalışıyordu, yüzünde hafif bir yorgunluk ve ter vardı.

Doğru ya, hastaydı ve ben onu peşimden sürüklemiştim. Hemen odadaki mini buzdolabına yönelip bir şişe su aldım. Kapağını açarak ona uzattım.

O suyunu içerken ben de yanına, yatağın kenarına oturdum.

Mahcup bir sesle, "Kusura bakma, benim yüzümden hasta hasta buraya geldin," dedim.

Suyunu içip şişenin kapağını kapattı ama bana cevap vermedi.

"Miran beni aradı," dedi.

"Ne?"dedim şaşkınlıkla.

Bana bakıp, "Evime gidip kardeşimden numaramı almış,"deyince mahcubiyetim bir kat daha arttı. İçimdeki o ağır his, sanki bir anda ikiye katlanmış gibiydi.

Hırsla, "Telefonunu ver sen," dedim.

Nasıl böyle bir terbiyesizlik yapabilirdi?

Doğan sert bir sesle, "Onunla konuşmak zorunda değilsin,"dedi.

Aslında ben de konuşmak istemiyordum ama bu yaptığı şey sineye çekilecek gibi değildi.

Ayağa hızlıca kalktım, telefonunu elinden aldım. Son aramalara girip Miran'ın numarasını buldum ve aradım.

Telefonu kulağıma götürürken gözlerimi Doğan'a çevirdim. Biraz sakinleşmiş görünüyordu. Buna rağmen camı açtım; içeriye biraz hava girmesini istedim.

Doğan'ın tam karşısında durup Miran'ın telefonu açmasını bekliyordum. Uzun bir bekleyişin ardından hat nihayet bağlandı.

"Ne var?"dedi sert bir sesle.

arayanın Doğan olduğunu sanıyordu.

"Ne istiyorsun, Miran?" dedim sertçe.

O sırada Doğan, aramayı hoparlöre almamı işaret ediyordu. Onu dinledim ve telefonu hoparlöre aldım. Telefon aramızda duruyordu.

"Ceylan, sevgilim... Seni çok özledim. Konuşmamız lazım," dedi.

Onun bu sözleriyle birlikte sinirlerim tepeme çıktı. İçimde bir anda yükselen öfkeyi bastırmakta zorlandım.

Doğan'ın da kaşları çatılmıştı. Yüzündeki ifade daha da sertleşmişti.

"Sen utanmadan bana sevgilim diyebiliyorsun, öyle mi?"dedim.

Sesim sertti, öfkem kelimelerime yansıyordu. "Bana bak Miran... Bir daha Doğan'ı ve ailesini rahatsız edersen seni polise şikayet ederim. Beni rahatsız ediyor derim. Duydun mu beni?"

"Son kez konuşalım,"dedi.

Kendimi bağırmamak için zor tuttum. Nefesimi kontrol etmeye çalışarak dinledim.

"Sen söyleyeceğini söyledin ama yine de benden bir şeyler duymak istiyorsan, söyleyeyim,"dedi.

"Artık senden nefret ediyorum. Selinay'la mı görüşürsün, artık başka biriyle mi... orasını bilmiyorum. Bu saatten sonra beni ilgilendirmez," dedim.

Sesim sinirli çıkmış olabilir ama Selinay'ı hatırlayınca gözlerimin dolmasına engel olamadım.

"Sana hiç âşık olmadım. İyi ki de olmamışım,"dedim, gözlerimi Doğan'dan ayırmadan.

Doğan sessizce bana baktı.

"Bunları sinirden söylüyorsun,"dedi. Sesi ağlamaklı geliyordu.

Ama artık umurumda değildi.

Kırılacağıma, kıracaktım zaten. Dünyanın kanunu da bu değil miydi?

"Yanımda Doğan var,"dedim gülümseyerek.

Miran, daha fazla Doğan hakkında konuşmama izin vermedi.

"O seni bana karşı dolduruyor!"dedi bağırarak.

"Sen hayatımda gördüğüm en kötü insansın," dedim, söylediklerini umursamadan.

"Siz hepiniz kötüsünüz. Beni hak etmiyorsunuz," diye devam ettim.

Sesim neredeyse buz gibiydi; ama gözlerimden akan yaşlar bir o kadar sıcaktı..

"Bir daha ne beni ne de Doğan'ı rahatsız etme,"dedim.

"Seninle geçirdiğim yıllar için o kadar çok utanıyorum ki..."

Biraz daha konuşsam dayanamayacak, ağlayacaktım. Bu yüzden telefonu hızla kapattım.

Doğan'ın yanına oturup telefonu ona uzattım. Gözyaşlarımı silerek yüzüne baktım.

"Bir daha böyle bir şey olursa bana söyle," dedim

"Bugün için de teşekkür ederim. Sen git artık, zaten iyi değilsin. Ben de en yakın zamanda sana borcumu ödeyeceğim," dedim.

Doğan hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Açık olan camı kapattı.

"Hiçbir yere gitmiyorum, seni bu halde bırakamam,"deyip ellerini beline koydu.

"Ben iyiyim," dedim yutkunarak. İçimdeki bütün kırgınlıkları, söylenmemiş sözleri ve biriken kötülükleri yutar gibi oldum. Zorla da olsa gülümsedim.

"İyi olacağım," dedim ona bakarak.

O da bana bakıyordu.

"Biz arkadaşız,"dedi kaşlarını kaldırarak, sanki hatırlatır gibiydi. "Arkadaşlar birbirine yardım eder."

Sonra dolaba yöneldi. İki yorgan ve bir yastık alıp yatağın yanına bıraktı.

"Ne yapıyorsun?" demeye kalmadan bir yorganı yere serdi. Yastığı da yanına attı.

Uzanıp diğer yorganı üzerine çekti.

"Doğan, olmaz öyle," dedim başımı yana eğerek.

"Olur, olur," dedi, bir elini başının altına koyarak.

"Tamam, anahtarları ver. Arabada yatayım," dedim elimi uzatarak.

Anahtarı vermesini beklerken bana yan bir bakış attı. Ardından gözlerini kapatıp,

"Uyu,"dedi.

Sıkıntılı bir nefes verdim.

"Tamam, ikimiz gidelim. Hem bo