Keşfet

Kırılan Bardak

Kalbin imtihanı

Ceylan Dalkan

"Her kaybolan kaybetmez; ama her kaybeden, biraz da kaybolur."

Dün geceden beri gözüme uyku girmedi. Doğan bir daha kapıma gelmemişti; neden gelsin ki zaten? Sadece arkadaş olduğumuz için mi? Hiç sanmıyorum. İsteseydi, gerçekten isteseydi gelirdi.

Çoktan uyanmış, hâlâ yatağımda uzanmış, dün yaşananları zihnimde evirip çeviriyordum.

içimdeki bu düğümü birine anlatmaya öylesine ihtiyacım vardı ki, gözlerim istemsizce Selinay'ı aradı. Böyle bir şey olsaydı onu arardım. Tamam, belki kızardı, belki saatlerce söylenirdi ama sonunda yanımda olurdu; kayıtsız şartsız destek olurdu. Abimle Gülhan'a anlatmıştım durumu, biliyordum; muhtemelen çoktan Paşa ve Selinay'a da yetiştirmişlerdi bile.

Kapım çalınınca düşüncelerim arasında irkildim. Kapı yavaşça açıldı; abimdi. "Kahvaltı hazırladık, damda. Gel sen de," dedi. Tam gidecekken durdu, "Selinay ve Paşa'yı da çağırdık," diyip bir şey dememi beklemeden, yüzüme bile bakmadan kapıyı kapattı. Böyle bir sabahta onların yüzünü görecektim... Harika.

Derin bir of çekip dolabımın önüne geçtim ve kapaklarını açtım. Üzerimdeki tişörtle eşofmana bakıp kendi kendime söylendim.

"Bu pijamayla kahvaltıya gitsem ne olurdu ki?"

Omuz silkip aynadaki yansımama baktım.

"Bir şey olmaz."

Dolabın kapaklarını kapatıp odadan çıktım. Banyoya doğru yürürken bu kez aklıma başka bir düşünce düştü.

"Yüzümü yıkamasam ne olur?"

Kendi soruma yine sesli bir şekilde cevap verdim.

"Olmaz."

İstemeye istemeye musluğu açıp elimi yüzümü yıkadım.

Kapı zili çalmıştı. Tam o sırada yüzümü kuruluyordum.

"Gülhan, kapıya bakar mısın?" diye seslendim.

Cevap gelmeyince kaşlarımı çattım.

"Herhâlde damdalar," diye mırıldandım.

Banyodan çıkıp kapıya yöneldim ve hiç düşünmeden kapıyı açtım. Karşımda Doğan'ı görmeyi beklemiyordum.

Üzerinde imam cübbesi vardı. Kapının eşiğinde öylece durmuş, bana bakıyordu.

Bir an olduğum yerde donup kaldım.

Gelmişti... Ama geç gelmişti. Dün gelmesi gerekiyordu. Neden bugüne bırakmıştı? Bir de neden imam kıyafetleriyle bu kadar yakışıklı görünüyordu?

"Ne istiyorsun?" diye sordum.

"Abim damda," deyip arkamı döndüm. Tam uzaklaşacaktım ki arkamdan gelen sesiyle olduğum yerde kaldım.

"Ama ben seni istiyorum."

Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Adımlarım yerden kesilmişti sanki. Arkamı dönmeye cesaret edemedim.

"Yani seninle konuşmak istiyorum," dedi.

Yavaşça arkamı dönüp gözlerimi kıstım.

"Ama ben istemiyorum," dedim soğuk bir sesle.

"Lütfen, beni bir dinler misin? Olayları yanlış anladın."

Tam cevap verecektim ki Gülhan yanımıza geldi.

"Ne oluyor burada?" diye sordu.

Gözümü Doğan'dan ayırmadan, "Bu adamı burada istemiyorum. Söyle de gitsin," dedim.

Cevabını beklemeden merdivenlere yöneldim. Hızlı adımlarla damın kapısına ulaşıp açtım ve doğruca sofraya gittim. Baş köşenin yanındaki yere oturup kollarımı göğsümde kavuşturdum.

Tam derin bir nefes almıştım ki kapı yeniden açıldı.

Gülhan, Doğan'la birlikte içeri girdi.

Bacağımı sinirle sallamaya başladım.

"Niye geliyorsun? Hiç mi yüzün kızarmıyor?" dedim sertçe.

Doğan bir an afallayıp bana baktı. Ardından tek kelime etmeden karşımdaki sandalyeye geçip oturdu. Gülhan da yanıma oturdu.

Tam o sırada damın kapısı yeniden açıldı.

Abim, Paşa ve Selinay içeri girdiler. Belli ki birbirlerinden haberleri vardı; çünkü hiçbiri Doğan'ı görünce şaşırmadı.

Abim baş köşeye geçti. Paşa, Doğan'ın yanındaki sandalyeye otururken Selinay da abisinin yanındaki yerini aldı.

Sofraya çöken sessizlik, birazdan yaşanacakların habercisi gibiydi.

Abim boğazını temizleyip etrafına göz gezdirdi.

"Evet," dedi. "Buradaki çoğu kişinin birbirinden pek haz etmediğini biliyorum."

İstemsizce gözlerim Selinay'a kaydı. Nedense yüzünde artık eskisi kadar sert ve umursamaz bir ifade yoktu.

Abim yeniden boğazını temizleyip konuşmasına devam etti.

"Biz uzun zamandır birlikteyiz ve kimsenin bunu bozmasını istemiyorum. Ayrıca aramıza yeni biri katıldı."

Eliyle Doğan'ı işaret etti.

"Bundan sonra o da bizim arkadaşımız."

Selinay, Paşa ve Gülhan sessizce başlarını salladılar. Doğan ise sağ elini göğsüne koyup hafifçe eğilerek selam verdi.

Ben ise tek kelime etmeden oturduğum yerde kaldım. İçimde yükselen itirazı bastırmaya çalışıyordum.

Elimi havaya kaldırdım.

"Bu karara itiraz edenler?" dedim ciddi bir ifadeyle.

Abim hiç istifini bozmadı. Çayından bir yudum aldı, ardından çay bardağını tabağına hafifçe vurdu. Sanki mahkeme salonundaki hâkim gibi konuştu.

"Oy yetersizliğinden itirazınız reddedilmiştir."

Dudaklarımı büzüp elimi indirdim.

"Muhalefetin de kıymeti kalmadı," diye mırıldandım.

Kimseyi beklemeden kahvaltı etmeye başladım. Masadakiler önce şaşkınlıkla bana baktılar. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından onlar da hiçbir şey olmamış gibi kahvaltılarına devam ettiler.

.........

Neredeyse bir saate yakın tek kelime etmeden kahvaltı etmiştik. Bardağımdaki çaydan son birkaç yudum kalmıştı. Tam onları da içecekken Selinay bana döndü.

"Seninle önemli bir mesele hakkında konuşmam lazım," dedi.

"Şimdi değil," dedim ve çayımın son yudumunu da içtim.

Sandalyeme yaslanıp masadakilere baktım. Ne garipti... Eskiden Doğan'ı istemeyen onlardı, şimdi ise istemeyen bendim.

Gerçekten istemiyor musun?

Zihnimde yankılanan bu düşünceyi daha fazla büyütmemek için ayağa kalktım.

"Size afiyet olsun."

Sofradan uzaklaşacakken Doğan'ın sesi arkamdan geldi.

"Dur."

Olduğum yerde durup ona baktım. O da bardağındaki son yudumu içip ayağa kalktı.

"Allah sofranıza bereket versin. Davetiniz için de teşekkür ederim."

Başımı çevirip abime baktım.

"Ben bakkala gideceğim."

Siyah demir kapıyı açıp Doğan'ı beklemeden hızlı adımlarla merdivenleri indim. Dış kapıya ulaştığım anda ise aklıma bir şey geldi.

"Para..."

Cebime baktım. Yanıma para almayı unutmuştum.

"Sorun değil, benden olsun," dedi Doğan.

Ona kısa bir bakış attım.

"Bakkala veresiye yazdırırım. Daha iyi."

Kaşını hafifçe kaldırdı.

"Öyle mi?"

"Öyle."

Sesimdeki sertlik ikimizi de susturmuştu. Dış kapıyı açıp kendimi sokağa attım. Birkaç adım attıktan sonra arkamdaki ayak seslerini duydum.

"Niye peşimden geliyorsun?" diye sordum.

"Camiye gidiyorum," dedi sakinliğini bozmadan.

Tam cevap verecektim ki sokağın köşesini döndüğümüzde Melek karşımıza çıktı.

Adımlarım yavaşladı.

Bakışlarım önce Melek'e, sonra Doğan'a kaydı. Kollarımı göğsümde kavuştururken yüzüm istemsizce asıldı.

Doğan ise bana öylece bakıyordu.

Bakışmamızı bölen, Melek'in o cırtlak sesi oldu.

"Günaydın."

Hiçbir şey demedim.

"Günaydın," dedi Doğan, dümdüz bir ses tonuyla.

Melek dudaklarında hafif bir gülümsemeyle ona baktı.

"Kararını verdin mi?"

Doğan kaşlarını çattı.

"Ne kararı?"

"Nerede ve ne zaman buluşacağız?"

O cümleyi duyar duymaz karnıma keskin bir kramp saplandı. Midem altüst olmuştu. Bir an bile daha orada duramadım.

Tek kelime etmeden arkamı dönüp eve doğru yürümeye başladım.

"Dur!" diye seslendi Doğan.

Durmadım.

Adımlarımı daha da hızlandırıp dış kapıya ulaştım ve zile bastım. İçeriden merdivenlerden gelen ayak sesleri duyuluyordu. Kapıyı Selinay açtı.

"Seninle önemli bir konu..."

"Şu an değil!" diye bağırdım.

Sözümün sonuyla birlikte gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Neden ağladığımı düşünmek bile istemiyordum.

Arkamı dönüp merdivenlere yönelmiştim ki dış kapının kapanma sesi duyuldu.

Koridorda Selinay'ın sesi yankılandı.

"Miran'la yattık."

Sanki zaman bir anda durmuştu. O tek cümle, bulunduğum yere çakılıp kalmama yetmişti.