Kırmızı Elbise, Beyaz Müge
Ceylan Dalkan
Hayat gerçekten insanı
hep aynı yarasından mı sınar?
İnsan ise
kendini eksilte eksilte mi varır gerçeğe?
Aynaya bakıyordum, bugün Selinay ve Gülhan'la camiye gidip Doğan'ın vaazını dinleyecektik.
Üzerimde düz beyaz bir gömlek, altında uzun kırmızı bir etek vardı. Başımda da kırmızı bir şal...
Annemin ve babamın cenazesinde, ben ağlamaktan kendimi kaybetmişken, birkaç kişi gelip başıma eşarp örtmüştü.
Bugün aynada kendime baktığımda güzel göründüğümü düşündüm. İçimde tuhaf bir heyecan vardı. Elbiseleri bile dün konuştuktan hemen sonra almıştım. Ama bu heyecan, sadece vaazı dinlemek içindi.
Kapı çaldığında içimdeki aceleyle koşup açtım.
Gülhan ve Selinay kapıdaydı.
Beni gördükleri an ikisinin de yüzünde kısa bir duraksama oldu. Sanki söylemediğim bir şeyi üzerimde taşımışım gibi...
Onlara camiye gidip vaaz dinleyeceğimizi henüz söylememiştim.
Gülhan, şaşkınlığını çabuk üzerinden attı ve bir adım yaklaştı.
"Abla... bu halin ne?"dedi.
Gözlerindeki şaşkınlıkla birlikte sesinde hafif bir merak vardı.
Gülüşüm dudaklarımda asılı kaldı. Belli etmemeye çalıştım ama içimdeki heyecan taşmak üzereydi.
"Ne varmış ki halimde?"dedim, sanki en sıradan şeymiş gibi...
Selinay şaşkınlığını üzerinden atar atmaz kapıyı arkasından usulca kapattı.
O an odanın içinde kısa bir sessizlik oldu.
"Kızım... bugün doğum gününü kutlayacağız ya!" dedi, sesi hem şaşkın hem de sitem doluydu.
Bir an durdum. Sanki kelime bana geç ulaşmış gibi... Unutmuştum.
Gözlerimi kaçırdım, acelem düşüncelerime karıştı.
Hemen Gülhan'a döndüm.
"Tamam ablacım..."dedim, dudaklarımda hafif bir tebessümle ama içimde başka bir yere dağılmış bir telaşla, "yarın kutlarız."
Gülhan kaşlarını kaldırdı, biraz sitemli bir sesle konuştu:
"Ya abla, saçmalama Allah aşkına... ben düzenimi ona göre kurmadım mı? Normalde 30'unda doğum günündü, vizem var diye 7'sinde kutlayacağız demedik mi?"
Bir an durdum, sonra hafifçe başımı salladım.
"Tamam ya... haklısın,"dedim, gülümsemeye çalışarak. "Karıştırdım biraz."
Maalesef unutmuştum ve artık buradan geri dönemeyecektim.
Ama Doğan'a da ayıp olacaktı. En iyisi gidip onunla konuşmaktı.
Derin bir nefes aldım.
"Peki o zaman... siz hazırlanın, ben camiye gidip geleceğim," dedim.
Gülhan bu sözüme şaşkınlıkla baktı.
Selinay ise ben tam kapıdan çıkarken kolumdan tuttu.
"Nereye?"dedi selinay, sesi merakla karışık bir tonda yükselirken.
Elimi istemsizce kaldırdım, sanki kelimeyi biraz daha yumuşatabilirmişim gibi.
"Camiye..." dedim, kısık bir sesle.
Selinay'ın kaşları hemen çatıldı. Gözleri üzerimde sabitlendi, o tanıdık bakışıyla...
"Ceylan, ben senin çocukluk arkadaşınım," dedi, bu kez daha net ve biraz da sitemli bir tonda. "Senin neyi neden yaptığını bilmeyecek biri değilim. Sen hayatında kaç kere camiye gittin de şimdi niye gidiyorsun?"
Gülhan kollarını bağlamış, sessizce bizi izliyordu. Odaya bir ağırlık çökmüştü sanki. İkisi de benden gelecek cevabı bekliyordu.
"Bunu sonra konuşuruz," dedim. İkisine de bakmadan kapıya yöneldim. Kapıyı sertçe açıp yüzlerine çarpar gibi kapattım ve evden koşarak çıktım.
Hızla camiye doğru gidiyordum.
Daha mahalleden bile çıkmamıştım. Başımda ki şalı bile çıkarmamıştım; dışarıdan bakan biri beni gerçekten kapalı sanabilirdi.
Tam köşeyi dönecektim ki yokuştan Doğan'ın geldiğini gördüm. Başını kaldırdı, göz göze geldik. O an yutkundum.
Hızla yanıma gelip durduğunda karşı karşıya kalmıştık. Gözlerini benden kaçırmıyordu; belki de ilk defa bana bu kadar dikkatli bakıyordu. Hemen söze girerek durumu açıklamaya çalıştım: "Aslında gelecektim ama doğum günümü kutlayacağımızı tamamen unutmuşum. Bu yüzden gelemedim, kusura bakma."
Ben susunca yutkunarak gözlerini yere devirdi.
"Estağfurullah,"diyerek kısa bir bakış fırlattı. "Doğum günün kutlu olsun o halde."
"Teşekkür ederim,"dedim çekinerek. "Aslında ayın otuzunda ama kardeşimin vizeleri yüzünden bugün kutlamak zorunda kaldık. Gemide olacağız, sen de gelirsen çok mutlu olurum."
Ben camiye gidememiştim, belki o doğum günüme gelirdi.
Anında başını kaldırıp bana baktı, kaşları çatılmıştı. "İçkinin olduğu ortama gelmem,"dedi net bir tavırla.
Telaşla, "Hemen içkiyi kaldırmalarını söylerim!"deyiverdim. Bu sefer şaşırma sırası ondaydı. "Neden?"diye sordu hayretle.
Gerçekten, neden böyle bir şey yapıyordum? Belki de tek isteğim, aramızda bir arkadaşlık ihtimaline tutunmaktı.
"Tatsız bir şekilde tanıştık ama bence yeniden başlayabiliriz,"dedim sesimi sakin tutmaya çalışarak. "Belki arkadaş olabiliriz." Gözlerini hafifçe kısıp beni süzünce, samimiyetimi kanıtlamak istercesine elimle omzumdaki şalı tuttum. "Bak, şalımı da taktım. Gerçekten niyetim iyi."
Duraksadı, yutkundu. "Arkadaşların bir şey sorar..."demesine kalmadan lafını böldüm: "Biri bir şey derse cevabını veririz. Sen değil, biz... Arkadaşlar böyle yapar çünkü," diyip gülümsedim.
Bir süre yüzüme baktı, sonra hafifçe başını salladı. "Peki o halde," dediğinde, yüzümde resmen güller açmıştı.
Bir anlık samimiyete güvenerek, "Numaranı versene,"dedim. Tek kaşını kaldırıp o dondurucu "Efendim?" sorusunu yönelttiğinde, tüm özgüvenim bir anda tuzla buz oldu.
Panikle kelimeleri birbirine bağlamaya çalıştım: "Yani, yanlış anlama, sana ulaşabileyim diye... Giderken beraber gideriz diye sormuştum sadece."
"Gerek yok; sen bana adresi ve saati söyle, yeter," dedi mesafesini koruyarak. İstediği bilgileri verdim ve kısa bir şekilde vedalaştık. Arkasından bakarken içimden geçirmeden edemedim: Bence bizden gerçekten çok güzel arkadaş olurdu.
Eve girer girmez Selinay ve Gülhan'la burun buruna geldim; kollarını bağlamış, mahkeme duvarı gibi karşımda dikiliyorlardı. Kapıyı arkamdan kapatıp, "Ne bakıyorsunuz öyle?" diyerek yanlarından geçip odama süzüldüm.
Hiç vakit kaybetmeden dolabımı açıp kıyafetlerimi karıştırmaya başladım. Onlar ise tek kelime etmeden, gölgem gibi peşimden gelmiş, kapı eşiğinde sadece beni izliyorlardı.
Dolaptan beyaz, uzun ve kalın askılı bir elbise çıkardım; göğüs dekoltesindeki iki küçük siyah kurdele elbiseye bambaşka bir hava katıyordu. Akşamın serinliğini düşünerek, üzerine yine beyaz bir yelek seçtim. Yeleğin bileklerinde ve düğme yerlerinde de elbiseyle uyumlu siyah kurdeleler vardı. Takımım, siyah ve beyazın o kusursuz zıtlığıyla parlıyordu.
Önce aynadaki yansımamla bakıştım, ardından bakışlarımı kapıdakilere çevirdim. Selinay ve Gülhan öylece kalakalmışlardı. "Noldu, beğenmediniz mi?" diye sordum, halbuki elbiseye bakarken gözlerim parlıyordu.
Aklımın bir köşesinde ise Doğan vardı. Ne düşüneceğini bilmek istiyordum. Arkadaştık sonuçta; insan arkadaşının ne düşündüğünü merak ederdi, bu çok doğaldı.
Selinay'ın imalı sorusu odada yankılandı: "Miran'ı ne ara unuttun da cami hocasıyla görüşür oldun?" İkisine de ayıplayan gözlerle baktım. "Miran'la aramızda bir şey olmadığını biliyorsunuz. Doğan benim sadece arkadaşım." Gülhan elini 'dur' der gibi kaldırıp alayla güldü. "Vay be, 'İmam Bey' devri kapandı desene!" Ona kısa bir bakış fırlatıp tekrar elbiseme odaklandım.
Sakin bir ses tonuyla, "İsmi varken neden makamıyla sesleneyim ki?" diye mırıldandım.
Söylediklerime inanmadıklarını belli edercesine göz devirip hazırlanmaya koyuldular.
Gülhan üzerinden çıkardığı tişörtü kenara fırlatırken, "Bence o elbise bu akşam için doğru tercih değil,"dedi.
Hiç itiraz etmedim; söylediklerini onaylayan bir hareketle gardıroba geri döndüm. İçeride resmen kaybolmuştum.
En sonunda gardıroptan kısa, yarım kollu, düz siyah bir elbise çıkarıp üzerimde tuttum. Selinay anında yüzünü buruşturdu, "Çok sade bu," dedi. Ardından kendi üzerindeki siyah, balon kollu ve dizlerinin üzerinde biten elbiseyi işaret ederek çıtayı ne kadar yükseğe koyduğunu gösterdi.
Gülhan'a baktığımda o çoktan giyinmişti. Krem tonlarının arasına karışmış pastel çiçek desenli bir elbise seçmişti; farklı kumaş parçaları sanki bir yapbozun parçaları gibi bir araya gelmişti. Görünüşü dağınık değil, tam aksine insanın içini açan, huzurlu bir hava yansıtıyordu.
Dudaklarımı büzüp, "Elbise aramaktan gerçekten çok sıkıldım artık," di