Keşfet

Merhametin Son Sınırı

Kalbin imtihanı

Ceylan Dalkan

Kalp kırıklığı da iyileşir.

Asıl korkulması gereken, ruhun acımasıdır.

Çünkü ona hiçbir şey fayda etmez.

Pozisyonumuzu hiç bozmadan, doğrudan karşımızdaki kişilere bakıyorduk. Aramızdaki o gergin sessizliği bozan ilk hamle Doğan'dan geldi. Tehlikenin geçtiğini, artık düşmeyeceğimizi fark ettiğinde ellerini ellerimin arasından çekti. Onun bu hareketiyle ben de yavaşça ellerimi belinden kurtardım.

Ellerimi göğsümde bağlayıp doğrudan onlara baktım; yüzlerindeki o ilk şaşkınlık çoktan silinip gitmişti. "Ben bunun bir aile konuşması olacağını sanıyordum," derken kaşlarım meydan okurcasına havalandı. Onlar birbirlerine gergin bakışlar atarken duraksayıp dudak kıvrımımda alaycı bir gülümsemeyle ekledim: "Ah, pardon. Ortada bir aile kalmamıştı, değil mi?"

Abim dişlerini sıkarak konuştu. "Biz hâlâ bir aileyiz ve burada yabancı yok," dedi. Ses tonundaki sertliğe tezat, muhtemelen beni korkutmamaya çalışıyordu.

Kimseye tek kelime etmeden kapıdan geçip tekli bir koltuğa oturdum. Arkamdan gelen Doğan da yanımdaki tekli koltuğa yerleşti. O sırada abimle Gülhan ilk ikili koltukta, Selinay ile Paşa diğer ikili koltukta oturuyordu; Miranda ise tekli bir koltuk seçmişti.

Abim derin bir nefes alıp sıkıntıyla söze girdi: "Nereden başlayacağımı bilemiyorum ama... özür dilerim." O an bakışlarımı odadaki herkesin yüzünde tek tek gezdirdim; gerçekten üzgün olup olmadıklarından hiç emin değildim. Duruşumdan taviz vermeden çenemi havaya kaldırdım ve, "Anlatacağınız hiçbir şeye inanmıyorum," dedim keskin bir sesle.

Paşa, "Ceylan, biz se-" diyerek kendinden emin bir ses tonuyla araya girmeye çalıştı. Elimi havaya kaldırarak onu tek bir kelimeyle susturdum: "Lütfen..." Gözlerimi ondan çekip asıl muhataplarıma çevirdim. "Sadece abim ve Gülhan konuşsun."

Gülhan'ın dudaklarından titreyen bir sesle döküldü o kelime: "Abla..."

"Efendim Gülhan," dedim, sesimdeki buz gibi sertliği gizleme gereği duymadan. Aldığı cevapla şaşkınlığa uğramıştı; muhtemelen benden bu kadar mesafeli bir duruş beklemiyordu. O sırada Selinay, öfkesini gizleyemeyerek dudaklarını sıktı ve ellerini dizine vurup doğrudan bana baktı. "Afra tafraların bittiyse," dedi iğneleyici bir tonla, "artık düzgünce konuşalım mı?"

"Tabi, olur... Konuşalım," dedim tebessüm ederek. "Nereden başlayalım Selinay? Senin, utanmadan aramızdaki arkadaşlığa aldırmadan arkamdan iş çevirmeni konuşalım mı, ister misin?"

Selinay zorlukla yutkundu. "Sevmekten başka hiçbir şey yapmadım," dedi.

Alayla gülüp, "Öyle mi?" dedim. Bakışlarımı odanın diğer köşesine çevirdim. "Miranla, her kavgamızda ayrılmamı kim söylüyordu peki?" diye sordum, kaşlarımı yalandan çatarak.

Selinay gülerek, "Onu sevmiyorsun, onu hep kullandın," dedi.

"Kızım sen salak mısın?" dedim. Yüzümdeki gülümseme bir anda yok oldu. "Bak bakayım yanındaki adama... Sence şu an benimle konuşup barışmak için en fazla ne yapabilir?"

Selinay'ın yüzündeki bozgun ifadesini izlerken rahat bir nefes aldım. Miran öne doğru eğilip gözlerime baktı. "Tekrar barışacaksak eğer her şeyi yaparım," dedi, sadece benden bir cevap bekliyordu.

Dudağımın kenarıyla gülümseyip, "Seninle asla olmamalıydık," dedim ve herkesin içinde onu yerle bir ettim. Umrumda bile değildi. Selinay canımı daha çok yakmıştı, benim hesabım onunlaydı.

Abim tekrar söze girerek, "Senden bunları sakladığımız için tekrar özür dileriz ama bu bize düşmezdi, Selinay söylemeliydi," dedi.

Selinay'a dönüp, "Eğer onu sevdiğini söyleseydin, onu bırakırdım," deyince odadaki herkesin bakışları bana çevrildi.

Miran dayanamayıp, "Ben senin gözünde bu kadar değersiz miyim?" diye sordu.

Ona dönüp net bir tavırla lafı yapıştırdım: "Aşık olmadığın insanı daha çabuk harcarsın. O gün bana acımadınız, bugün de ben size acımıyorum."

Abim, "Tamam, bize kız, bağır ama artık buna bir son ver. Evine geri dön," dedi. Sesi oldukça ciddiydi.

"Öyle mi?" dedim. Gülhan dolu gözlerle başını salladığında, "Tamam," diye onayladım. Doğan, "Ceyl-" diye araya girmeye çalıştı ama onu elimi kaldırarak böldüm ve doğrudan Selinay'a baktım.

Oldukça resmi ve mesafeli bir ses tonuyla, "Bir daha Selinay ve abisi Paşa'yla," dedim, bakışlarımı Miran'a çevirerek devam ettim, "ve eskiden sadece yatağımı paylaştığım Miran'la görüşmeyeceğiz. Hiçbirimiz." Son derece ciddiydim.

Herkes şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ellerimi "Ne var?" der gibi iki yana açıp gözlerimi üzerlerinde gezdirdim. Sinirden gülerken, "Elbette ki sizinle bir daha görüşmeyeceğim. Ne sandın sen Selinay?" dedim, ona bakıp kaşlarımı çatarak.

Derin bir nefes aldım. "Bundan sonra üçünüzle de işimiz yok. İster birbirinizi sevin, ister nefret edin, umurumda bile değil."

Bakışlarımı tekrar abime çevirdim. "Eve dönmek için şartım bu," deyip ayağa kalktım. Benimle birlikte Doğan da anında ayağa kalktı.

"Kabul ederseniz ne alâ... Ama kabul etmezseniz bir daha yüzümü bile göremezsiniz," deyip kapıya doğru yürüdüm. Tam çıkacakken durup son sözümü söyledim: "Ben damdayım, siz iyice düşünün. Ne de olsa senelerdir beraberdik. Beni düşünmeden arkamdan iş çeviriyorlarsa, bunun bir bedeli elbet olacak."

Kapıyı açıp merdivenleri tırmanmaya başladım. Dama çıktığımda bir şeyi fark ettim; ikimiz de içeriye ayakkabılarla girmiş, öylece dolaşmıştık. O an bir anda sinirlerim bozuldu ve kendi kendime gülmeye başladım.

Doğan, geldiğimizden beri ilk defa konuşarak, "Ne gülüyorsun?" diye sordu.

Bakışlarımla ayakkabılarımızı işaret ettim. Durumu fark edince onun da dudaklarında derin bir tebessüm belirdi. Nasıl böyle güzel güldüğünü hâlâ çözememiştim ama bu sefer bunu ona söylemedim. Benim tarafımda masa ve sandalyeler, Doğan'ın tarafında ise koltuklar vardı. Elimle rastgele bir yeri işaret edip, "Otur bir yere," dedim.

Doğan masaya doğru ilerleyip sandalyelerden birine oturdu. Ben de tam karşısına geçip ellerimi göğsümde bağladım ve manzarayı izlemeye başladım. Önümüzde dağlar uzanıyordu; ama koltukların olduğu tarafa geçseydik, şehrin manzarasını görecektik.

Doğan, "Sence kararları ne olacak?" diye sordu. Bakışlarımı ona çevirdim; ellerimi masaya dayayıp hafifçe ona doğru eğildim. O da çok önemli bir şey söyleyeceğimi sanarak hemen benim gibi öne doğru eğilip pozisyon aldı.

Gözlerimi kısıp ona doğru biraz daha yaklaştıktan sonra tek nefeste, "Gözlerin gözlerimin gözlediği yolları gözleseydi, gözlerinle gözlerim göz göze gelirdi," diyerek tepkisini bekledim. Beklenmedik bu tekerleme karşısında tamamen afallayıp, "Ne?" diye sorunca büyük bir kahkaha patlattım.

"Ne alakası var bunun konumuzla?" diye sordu gergince. Omuz silkerek, "Öylesine söylemek istedim," diye geçiştirdim. Sonra derin bir nefes aldım; yüzümdeki o alaycı ifade yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. "Ne karar verdikleri umurumda bile değil." Doğan gözlerimin içine güven verircesine bakarak o tek cümleyi kurdu: "Ben yanındayım." Ona sadece sıcacık bir tebessümle karşılık verdim.

Demir kapının paslı gıcırtısı sessizliği böldüğünde, Doğan hızla yerinde dikleşerek gelenlere çevirdi bakışlarını. Ben başımı bile kaldırmadan önüme bakmaya devam ediyordum. Abim ve Gülhan yanımıza gelip masaya oturdular.

"Kararınızı verdiniz mi?" diye sordum düz bir sesle.

Gülhan usulca başını sallayarak onayladı. Abim, "Verdik tabii, kardeşimizi seçtik," diyerek gülümsedi. Dudaklarımda beliren o ufak tebessümden cesaret alarak ikisi de ayaklandı. Abim bir koluyla Gülhan'ı sarıp sarmalarken, diğer kolunu bana doğru uzattı. Yüzümdeki o hafif gülümseme anında silindi.

Gözlerinin içine bakarak, "Onlardan herhangi biriyle konuştuğunuzu tek bir an bile görürsem..." diye söze başlamıştım ki abim cümlemi bitirmeme izin vermedi. Kolumdan sıkıca kavrayıp beni kendine çekti. Kollarımı onlara doladım dolamasına ama kalbimdeki o kırgınlık geçmemiş, içim zerre kadar soğumamıştı.

Aslında konuşulacak çok şey vardı fakat hiç konuşmak istemiyordum. Onlar da sessiz kalmayı seçmişti. Doğan'ın ayaklandığını görünce abimlerin yanından ayrıldım. Abim elini Doğan'a doğru uzatarak, "Hocam affedin," dedi mahcup bir sesle. Doğan ise elini kalbinin üzerine yaslayarak, "Es