Sessiz Savaş
Ceylan Dalkan
Gökyüzünü saran bulutlar güneşin yakıcı etkisini kırmış, hava tam kıvamında serinlemişti. Esen hafif rüzgâr saçlarımı uçururken etrafımdaki insanların gülüşleri duyuluyordu. Sanki doğa da bu huzurdan nasibini almıştı; sokaktaki kedi ve köpekler dahi dalaşmayı bırakmış, birbirlerinin yanına kıvrılıp derin bir uykuya dalmışlardı.
Ayaklarımda hafif beyaz sandaletlerim, üzerimde mavi bir korse ve altında beyaz kısa eteğim vardı. Saçlarım her zamanki sadeliğinde, rüzgârın oyununa kapılmış uçuşuyordu.
Yerde, yeni kesildiği ve sulandığı belli olan çimenlerin o taze kokusu yükseliyordu; insanın içine huzur veren bir kokuydu bu. Yüzümde hafif bir tebessümle, yavaş adımlarla yürümeye başladım.
Ağaç yaprakları, sanki bir dansın parçasıymış gibi nazlı nazlı süzülerek toprağa düşüyordu. Önümden geçen çocuklar, neşeyle etrafa koşturuyorlardı.
Bir anda vücuduma giren amansız acıyla adımlarım durdu; gülüşüm dudaklarımda solup gitti. Yavaşça yere çöktüm, dizlerimin üzerine oturup kollarımı karnıma sardım. Tüm bedenim sarsıcı bir sancıyla kıvranıyor, soğuk terler alnımdan boşalıyordu.
Etrafımdaki neşeli kalabalık bir anda yok olmuş, güneş yerini karanlığa ve solgun bir aya bırakmıştı. Gökyüzündeki bulutlar çekilmiş, yerini tek tük beliren yıldızlara bırakmıştı. Rüzgâr öyle şiddetli esmeye başlamıştı ki, ağaçların köklerinden sökülüp fırlayacaklarını düşünmekten kendimi alamıyordum.
Saçlarım rüzgârın vahşi şiddetiyle her yana dağılıyordu. Vücudumdaki ağrılar katlanarak artınca, çaresizce cenin pozisyonuna geçtim; ancak attığım her adım, yaptığım her ufak hareket sanki canımdan bir parça koparıyordu. Kendi inlemelerimi duyabiliyordum. Kesik kesik gözyaşlarım akıyordu, fakat rüzgârın acımasız uğultusuyla birlikte yüzümdeki yaşlar daha düşmeden kurumaya başlıyordu.
Artık acıya daha fazla direnemeyerek çığlık atmaya başladım. Tam o sırada bir elin koluma dokunduğunu hissettim ve gözlerimi sarsılarak açtım. Gülhan tam karşımdaydı, bana anlam veremediği bakışlarla bakıyordu.
O an gerçekliğe geri döndüğümü fark edip boğazımı temizledim. Mutfaktaydım; ocaktaki sütlacı karıştırıyordum ve elim, ben henüz farkında olmadan otomatik bir şekilde hareket etmeye devam ediyordu. Zihnim ise hâlâ dün gece gördüğüm o rüyanın karanlık ve tekinsiz izlerini taşıyordu.
Bugün pazardı; Gülhan ve abim evdeydi. Gülhan elini görüş alanıma koyup, "Ablaa," diye uzatarak seslenince ona döndüm. "Efendim?" dedim ama hâlâ dalgındım. "Sana bakmaya geldim, gözlerin kapalı sütlacı karıştırıyordun," deyince, "Dalmışım," diyebildim sadece. Gülhan elini dizlerine vurup odaya geçince, ben de tekrar sütlaca odaklandım.
Doğanlara da götüreceğim için altı kişilik yapmıştım. Sütlacın altını kapatıp odama girdim. "Gülhan, sen sütlaçları kaseye doldurup dolaba koy," diyerek arkamı döndüm ve dolabıma yöneldim. Üzerimde beyaz pijama takımım vardı. Gülhan oflayarak mutfağa gidince kapıyı kapatıp kilitledim.
Beyaz gömleğimin üzerine siyah, kısa bir elbise giydim. Elbisenin önünde üç tane beyaz düğmesi vardı. Hızlıca giyinip aynada kendime baktım; gayet iyi göründüğüme kanaat getirdim. Kapının kilidini çevirip açtım ve mutfağa girdim.
Gülhan sütlaçları dolaba yerleştirmiş, kapağı kapatıyordu. Beni gördüğünde, gözleriyle üzerimdeki elbiseyi işaret ederek "Hayırdır?" dedi. Omuz silkip, "Doğanlara sütlaç götüreceğim," diye cevap verdim. Tam o sırada abimin odasından hızlı ayak sesleri duydum. "Ben götürürüm," deyince ona döndüm ve "Sebep?" dedim.
Abim yüzüme boş boş bakınca, "Ben götüreceğim," diyerek eğilip dolaptan tepsiyi aldım. Gülhan bir cesaretle sesini yükselterek, "Senin o adamla görüşmeni istemiyoruz!" dedi. Ona baygın bakışlar atıp kollarımı göğsümde birleştirdim. "Sebep?" dedim yine.
Bu sefer Gülhan sessiz kalınca, "Of, çekil önümden!" diyerek onu kolundan ittim. Dolabı açıp bir kâse alarak Gülhan'ın eline tutuşturdum. "Tepsiye koy şunu," dedim sertçe. Diğer iki kâseyi de kendim alıp tepsiye yerleştirdim.
Tepsiyi elime alıp arkamı döndüğümde ikisi de yan yana geçmiş, çıkış yolunu kapatmışlardı. Akıllarınca bana bariyer yapmışlardı; sanki o küçük engel, gitmeme engel olmaya yetecekmiş gibi.
Sağa doğru hamle yapınca anında önümü kestiler; bu sefer sola yöneldim ama sanki birbirleriyle sözleşmişler gibi senkronize bir şekilde onlar da hemen sola geçip geçişimi kapattılar.
Onlara bakıp derin bir nefes alıp verince anında iki yana ayrıldılar. Aralarından geçtim, tepsiyi sol elime alıp sağ elimle kapıyı açtım; sonra tepsiyi tekrar iki elimle tuttum. Tam gidecekken abimin, "O zaman sen de..." diyerek yutkunmasıyla başımı hızlıca onlara döndürdüm. Devamını Gülhan getirdi: "Selinay ve Paşa'yla görüşmemize karışmayacaksın!"
Yüzümdeki ciddi ifadeyi hiç bozmadan, "Bana yapılan bu saygısızlığa, ihanete rağmen sizi affettim ve tek isteğim onlarla görüşmemenizdi," dedim. "Ama beni çiğneyip yine de onlarla görüşmek istiyorsanız, siz bilirsiniz," diyerek kapıyı hızlıca kapattım.
Gülümsedim; çünkü bugün Doğan'ı görecektim. Üzülüp ağlamak istemiyordum, kimse için moralimi bozamazdım. Tepsiyi hemen yere bırakıp topuklularımı giydim ve ardından hızlı ama dikkatli adımlarla merdivenleri indim. Dış kapıyı açtığımda güneş tam tepemde duruyordu; ona bakıp gülümsedim. Aklıma yine o tekinsiz rüyam gelmişti ama onu umursamamaya çalışarak yoluma devam ettim.
Taşlı yollar topuklu ayakkabılarla gitmeyi her ne kadar zorlaştırsa da, büyük bir dikkatle sütlaçları devirmeden getirmiştim. Evin önüne geldiğimde derin bir nefes alıp zili çaldım. Buraya en son Doğan hasta olduğunda gelmiştim ve o gün yaşananlar zihnimi bir film şeridi gibi sarmıştı; hafızamdaki o anların ağırlığı altında ezilirken kapı yavaşça açıldı.
Doğan'ı karşımda görünce bir an nefesim kesildi, ancak o gözlerini benden ayırıp elimdeki sütlaçlara odaklamıştı. "Sever misin?" diye sordum, dudaklarıma küçük bir gülümseme yerleştirerek. Kaşlarını hayretle havaya kaldırarak, "Severim de... Sen mi yaptın?" diye karşılık verdi.
Başımı sallayarak, "Dolaba koymaya fırsatım olmadı ama siz koyup yersiniz," dedim. Doğan gülerek tepsiyi benden teslim aldı, ardından içeriden gelen seslere bakıp, "Annemler de içeride," diye ekledi. Bu fırsatı kaçırmamalıydım; "Onlarla da konuşmam lazım," dedim ciddiyetle. Doğan hemen kaşlarını çatarak, "Ne oldu, hayırdır?" diye sorunca, "Önemli bir mevzu değil, gelebilir miyim?" diyerek içeriye göz attım. O da kısa bir an duraksadıktan sonra başını sallayarak kenara çekilip bana yol verdi.
Koridordan geçip kapının önünde ayakkabılarımı çıkarırken Doğan hemen yanımda beni bekliyordu. "Şart mıydı bunları giymen?" diye sordu, sesi biraz sitemli geliyordu. Başımı sadece hafifçe sallamakla yetindim, tek kelime dahi etmedim. Ayakkabılarımı sonunda çıkardığımda içeri geçtim; Doğan hâlâ yanımdaydı. Sağ taraftaki odayı işaret ederek, "Sen geç, ben bunları dolaba koyup geliyorum," dedi. "Tamam," diyebildim sadece ve sessizliğin içinde yavaş adımlarla odaya yöneldim.
Televizyondaki kısık sesli haber programı, akşam bülteninin tekrarı olsa gerek, odanın içinde boğuk bir uğultu gibi yankılanıyordu. Ben kapı eşiğinde öylece dikilmiş dururken, Doğan içerideki sessizliği "Ceylan?" diyerek böldü. Sesini duyar duymaz Bircan Teyze ve Yeter bana doğru döndü; bakışlarında hem bir şaşkınlık hem de anlam veremedikleri bir sorgulama vardı. Yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirerek karşılarındaki koltuğa oturdum. Doğan da vakit kaybetmeden yanıma, boşluğa yerleşti.
Doğan, üzerimizdeki sessizliği dağıtmak için "Ceylan bize sütlaç getirmiş," diye açıklama yapma gereği duydu. Ben de "Evdekilere yapmıştım, size de getirmek istedim," diyerek kendimi savundum. Bircan Teyze ve Yeter, ağızlarını açmadan pürdikkat bana bakıyorlardı; ortamdaki gerginlik neredeyse elle tutulur düzeydeydi. Doğan boğazını temizleyip yerinde doğrulduğunda, fırsatı kaçırmamak adına hemen söze girdim. "Bircan Teyzeciğim, o gün bakkaldaki talihsiz karşılaşmamız ve atışmamız için kusura bakmayın," dedim. İçten içe haklı olanın ben olduğumu bilsem de, ortamı yumuşatmak adına alt