Keşfet

Tesadüf Sandıklarımız

Kalbin imtihanı

Ceylan Dalkan

Herkesin şık olduğu o partide, üzerimdeki tişört ve eşofmanla kendimi dışlanmış hissederken müziğin ritmi kulaklarımı tırmalıyordu.

Derken kalabalığın içinden o çıktı.

Yüzü olmayan, zifiri karanlıktan bir gölge gibi dikiliyordu karşımda.

Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı; nefesim ciğerlerimde asılı kaldı. Kaçmak için geriye doğru sendelediğimde birine çarptım.

Titreyerek arkamı döndüğümde ise kâbusumla yeniden burun buruna geldim.

Karşımda duran o simsiyah boşluğun yanında, korkudan bembeyaz kesilen yüzümle adeta bir hayalet gibi kalmıştım.

Saniyeler içinde sayıları arttı; artık partide benden başka canlı kalmamıştı.

Felç olmuş gibiydim.

Hepsi birden üzerime doğru akmaya başladı. Bir tanesi kolumdan tutup beni kendine doğru savurdu. 'Gerçeğine dön!' diye fısıldadı ama sesi o kadar rahatsız ediciydi ki beynimin içinde bir cam kırılıyordu sanki.

Beni bir diğerine attı, kollarım mengene gibi kavrandı. Gözlerimi dehşetle kapattım. Üzerime çöken o ağır, siyah kütlenin altında eziliyordum. 'Gerçeğine dön' çığlıkları yerini 'Gözlerini aç' komutuna bıraktı.

Yerde, dizlerimin üzerinde küçücük kalmıştım. Kulaklarımı kapatmış, bu kâbusun bitmesi için yalvarıyordum.

Bir anda dehşetle sarsılıp gözlerimi açtım. Bir yatak odasındaydım. Gözlerim ilk başta bulanık görüyordu; birkaç kez açıp kapattım. Başımı yana çevirdiğimde, yanımda Miran'ın olduğunu fark ettim. Üstü çıplaktı, sırtüstü uzanıyordu. Onu uyandırmamaya çalışarak yavaşça kalktım. Başım zonkluyordu. Dün gece eğlenmiştik, sonra onun evine gelmiştik... sonrası ise zihnimde silik; gecenin, tutkunun içinde kaybolmuş gibiydi.

Rüyamı hatırladım.

İyi ki rüyalar gerçek değildi; yoksa korkudan ölebilirdim.

Duş alıp kendime gelmek istedim ama masanın üstünde duran telefonumu elime aldığımda abimin beş kez aradığını gördüm. İçimde hafif bir sıkıntıyla balkona çıktım ve onu geri aradım. Saat on ikiydi.

Kimle olduğumu büyük ihtimalle tahmin ediyordu. Bu yüzden üst üste aramamıştı ama yine de evde olmamı isterdi... ve evet, buna kızma ihtimali yüksekti.

Telefon uzun uzun çaldı. Tam kapanmak üzereyken açıldı.

"Ne var Ceylan?" dedi abimin sınırlı, sert sesi kulağıma dolduğunda dudaklarımı dişledim.

"Canım abimm..."dedim uzatarak, sesime olabildiğince masumiyet yükleyerek. "Günaydın. Nasılsın, iyi misin?'

Hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışıyordum. Ama onun beni bu numarayla geçeceğini sanmıyordum.

"Ben çok iyiyim, abicim," dedi, alayla karışık bir sakinlikle. "Sen iyi misin? İyi eğlendin mi o arkadaşınla birlikte?"

Sesi sertti. Fazla sert.

Yutkundum.

"Abicim vallahi gelecektim sonra... işte uyuya kalmışım, Miran da beni kendi evine getirmiş," dedim, sesimi mümkün olduğunca masum tutarak.

Ama söylediğim şeyler ne kadar yumuşak olursa olsun, gerçek değişmiyordu. Ve içimde garip bir şey kıpırdandı; sanki açıklamalarım bile kendimi ele veriyordu.

Benim bir suçum yoktu ki... ya da öyle olmasını istiyordum.

Abim derin bir nefes verdi.

"Eve gelince konuşuruz. İşim var şimdi," dedi kısa ve net bir tonla. Konuşmak istemiyordu, bunu hissedebiliyordum.

Yine kırmıştım onu.

"Gülhan evde, saat beş gibi dersi var haberin olsun,"dedi ardından, sesindeki sertlik bir an bile yumuşamadı. Daha ağzımı açıp bir şey söylememe fırsat vermeden telefonu kapattı.

Ekran karardı.

Elimde telefonla bir an öylece kaldım. İçimde tanıdık bir ağırlık vardı... artık yabancı bile gelmeyen.

Alışmıştım.

Arkamdan belime sarılan kollarla kendime geldim. Miran, başını boynuma yaslamıştı.

"Günaydın..."dedi yeni uyanmış, kısık sesiyle.

Henüz tamamen ayılmamıştım bile. Arkamı döndüğüm an, düşünmeden dudaklarına yapıştım.

"Günaydın," diye fısıldayıp geri çekilecektim ki bırakmadı.

Üst dudağını benimkine bastırdı, sanki kaçmama izin vermeyecekmiş gibi... beni balkon demiriyle kendi arasında sıkıştırdı.

Dudaklarımın arasından ayrılıp boynuma kısa öpücükler kondururken, ben kendimden geçmiş bir halde mırıldandım:

"Gitmem lazım..."

Ama beni duymamış gibiydi. Ya da duymak istemiyordu.

Tekrar dudaklarıma döndü.

Bir an durdum. Nefesim karıştı.

Sonra ellerimi göğsüne koyup onu yavaşça geri ittim.

"Durmalıyız..."

Sıkıntılı bir nefes verdi.

"Kahvaltı edelim," dedi ikna etmeye çalışan bir ses tonuyla. Ardından hafifçe gülümsedi. "Sonra ben seni bırakırım."

Göz kırptı.

Üstü çıplaktı, altında gri bir eşofman vardı.

Rahat ama bir o kadar da savunmasız bir hali vardı sanki. Benim üzerimdeyse sadece onun tişörtü...

fazlasıyla büyük, omuzlarımdan kayacak gibi duran.

Bir an ortamın sessizliği daha da ağırlaştı. Sanki geceyle sabah arasındaki o ince çizgide sıkışıp kalmıştık.

Kollarımı boynuna doladım ve dudaklarına kısa bir öpücük bıraktım.

"Gerçekten acil gitmem lazım,"dedim, ama dudaklarına hâlâ fazlasıyla yakındım.

O da karşılık verdi; kısa, kaçamak bir öpücükle geri çekildi. Ardından gülümseyip, sanki bütün bu anı hafife alır gibi hafifçe eğildi.

"Haydi o zaman,"dedi. "Geç kalma."

Gülerek kalçama hafifçe vurdu.

Hemen geri çekilip odadaki dolaba doğru ilerledim.

Arada sırada burada kaldığım için birkaç eşyam hâlâ buradaydı.

Miran, balkon kapısına sırtını yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmişti.

Sessizce beni izliyordu; bakışlarında hem rahatlık hem de hafif bir temkin vardı.

Ben hızlıca dolaba göz gezdirdim.

Zihnim dağınıktı, neyi aradığımı bile tam bilmiyordum.

Sadece gitmeden önce toparlanmam gerekiyordu

Hemen dolaptan siyah, boğaza kadar kapalı; yalnızca arkada sırt dekoltesi olan elbiseyi çıkardım.

Aceleyle üzerime geçirdim.

Siyah topuklularım da vardı.

Yatağın kenarında duran beyaz kürkümü de alıp omuzlarıma attım.

Miran hâlâ balkon kapısına yaslanmış, kolları göğsünde, sessizce beni izliyordu. O bakışların altında aceleyle toparlanmak daha da zorlaşıyordu sanki.

Yanına yaklaşıp dudaklarına kısa, hızlı bir öpücük bıraktım.

"Gidiyorum,"dedim.

Cevap vermesine fırsat bırakmadan kapıya yöneldim ve evden çıktım.

.......

Arabadan inip eve geçecektim ki Gülhan'ın sesi balkondan yükseldi.

"Abla!"

Başımı kaldırıp baktım. O da bana bakıyordu, elinde para vardı.

"İki ekmek al gel, menemen yaptım," dedi.

Aceleyle kaşlarımı çattım. "Sen yeni mi kalktın?" dedim.

Başını usulca salladı, sanki bu sorunun cevabı zaten belliydi.

Elindeki parayı uzattı. Aldım.

Hiç uzatmadan bakkala doğru yürümeye başladım.

Bakkalın içine girip doğruca ekmek reyonuna yöneldim.

İki ekmek alıp kasaya geçtim, parasını ödedim. Tam kapıdan çıkacakken bir teyze önümde durdu, bakışlarını üzerime dikti.

"Kızım, utanmıyor musun bu halde bakkala gelmeye?"dedi, sesinde hem yargı hem de pişkin bir merak vardı.

Bir an ne dediğini anlamadım.

Şaşkınlıkla kendime baktım. Elbisemin sırt kısmındaki açıklık, zaten omuzlarıma aldığım beyaz kürkle neredeyse tamamen kapanıyordu.

Kaşlarımı hafifçe çattım.

"Ne diyorsun teyze?" dedim sertçe, onun konuşmasını yarıda keserek. "Ben nasıl senin başındaki eşarba karışmıyorsam, sen de benim kıyafetime karışamazsın."

Elimdeki ekmek poşetini daha da sıkı tuttum ve hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladım.

Arkamdan sesi yükseldi.

"Terbiyesiz! Sen benim Müslümanlığıma karışamazsın!"

Şaşkınlıkla durup arkamı döndüm ama o çoktan bakkalın içine geri girmişti.

"Ne alaka ya..."diye mırıldandım. "Ben de Müslümanım!"

Sözüm havada kaldı, sesimi duyan olmadı.

Yeniden yürümeye başladığımda uzun eteğim adımlarımın arasına dolandı. Bir an sendeledim, dengemi zor toparladım. Etekleri elimle tutup yukarı çekerken sinirle homurdandım.

"Beddua mı etti ne... şirret kadın..."

Başımı sallayıp yoluma devam edecektim ki birine çarptım.

Zaten elbisem topuklu ayakkabılarıma dolanıp yürümemi zorlaştırıyordu, bir de bu eklenince iyice dengem şaştı.

Elimdeki ekmek poşeti yere düştü.

"Ah..."diye refleksle eğildim ama daha toparlanamadan başımı kaldırdım.

Karşımdaki sinirli bakışlarla bana bakıyordu. Bir an göz göze geldik; ortamın havası bir anda gerildi.

İkimiz de aynı anda yere eğildik. Ben hızla ekmekleri toplarken o da düşen fesini aldı.

Ayağa kalktığımızda, o fesini düzeltip başına geçirirken hâlâ bana si