Yanmak mı, Donmak mı?
Ceylan Dalkan
Mektuplar, şiirler, kitaplar...
Hepsi sana yazılmış şaheserler.
Ben bir şairim,
Sen en sevdiğim şiirimsin.
Ben bir yazarım,
Sen en sevdiğim sözüm.
Ve ben...
Ben mektuplar yazarken,
Sen benim kalemimsin.
Kahverengi bir bankta oturuyordum. Karşımda, kusursuz bir çemberin içine hapsedilmiş gibi duran çiçekler, çimenler ve kaktüsler vardı. Üzerinde bulunduğum banka güneşin sıcaklığı vuruyor, diğer banklar ise serin bir gölgenin koyuluğunda kayboluyordu. Neden burada olduğumu bilmiyordum; fakat güneş sanki beni yakmak için değil, ısıtmak için parlıyordu. Buna inandığım için böyle söylemiyordum; bu, göz ardı edemeyeceğim kadar gerçekti.
Bir anda bana yaklaşan gölgeyi fark etmemle omzumun üzerinden sol tarafa döndüm. Doğandı. Yanıma oturdu; artık aynı bankta oturuyorduk.
Üzerimde beyaz bir tişört ve gri eşofman vardı. Ona baktığımda, onun da üzerinde aynısından olduğunu gördüm. Bana gülümsedi.
"Niye burada oturuyorsun, sıcak değil mi?" dedi.
İkimiz de sakindik; ne bu ansızlıkta bir gariplik arıyorduk ne de acelemiz vardı.
"Güneş beni yakmıyor," dedim.
Gülümsedi. İşte o an, güneşin beni yakmasını ve onun haklı çıktığı için bir daha gülmesini istedim. Diğer banklar boştu. Ayağa kalktı, elini uzatıp konuşmayı sürdürdü:
"Hadi gel, güneşte kalma; gölge serin."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Tam o sırada banklardaki 1414 numarasını gördüm; Doğan eliyle sol çaprazımızdaki bankı işaret ediyordu.
Elini ısrarla kapayıp açtı ama, "Bu sefer gölgede üşürüz," dedim. Neden burada olmaktan bu kadar memnundum ve neden gitmek istemiyordum, bilmiyordum. Başını iki yana salladı.
"Yanmak donmaktan daha acı verici," dedi ve elini indiriyordu ki hızlıca tuttum.
Elimi sıkıca kavradı, ayağa kalktım. Gölgeye girdik; banka oturmadan bir iki adım gerisinde kaldık. Başım dönmeye başladı, gözlerim kararıyordu. Gerçekten sıcak beni bu kadar etkilemiş miydi?
Elimi başıma götürdüm; terlemeye başlıyordum. Bir ses duyuyordum ama kulaklarım bile çınlamaya başlamıştı, boğazım kurumuştu. Doğan bir anda elimi bıraktı ve hızlıca gözden kayboldu. Zaten ayakta zar zor duruyordum, gözlerim kapanıyordu; sendeleyip yere düştüm.
Gözlerimi açtığımda odam karanlıktı; evde hiçbir ışık yanmıyordu. Bir alarm sesi duyduğumda yataktan kalktım. Üzerimde atlet ve saten bir şort vardı. Kapıyı açtığım an alarm sesi son buldu. Aynı anda karşımdaki kapı açıldı ve Doğan'ı gördüm.
"Niye kalktın?" dedi, kapıyı kapatarak.
"Alarm sesine uyandım," dedim. Ben de kapıyı kapattım.
Esneyerek ağzımı elimle kapattım. "Kusura bakma, sabah namazı için alarm kuruyorum," dedi. "Sen uyu, ben de çıkacağım zaten."
"Nereye?" dedim şaşkınca.
"Camiye"dedi, eliyle dış kapıyı işaret ederek.
"Niye evde kılmıyorsun, günah mı?" dedim.
"Hayır, estağfurullah, niye günah olsun?" dedi; sesi sert çıkmıştı. Onu kızdırmak istememiştim. Elimle arkamdaki kapıyı göstererek, "Özür dilerim, evde kızlar var ya, ondan sordum," dedim.
"Sorun değil, genelde sabah ezanını ben okurum, seviyorum," dedi.
Başımı salladım; o da başını salladı. "Ben de kahvaltı hazırlayım, birazdan gün doğar zaten."
"Olur. Bir de rica etsem Yeter'i kaldırır mısın? Namazı kaçırmasın."
"Olur," dedim.
O dış kapıya, ben odanın kapısına yöneliyordum ki ona dönüp fısıldadım: "Annen nasıl izin verdi burada kalmanıza?"
Omzunu silkerek, "Kızınca her şeyi yapabilir," deyip kapıyı sessizce kapatıp çıktı.
Odanın kapısını açtım. Yer yatağı kurmuştuk; Yeter, Gülhan, ben ve Selinay aynı odada kalmıştık. Karşı odada da abim, Paşa ve Doğan yatıyordu. Aslında Doğan ile Yeter'i yan odada misafir edecektik ama ısrar ettikleri için böyle yatmak zorunda kalmıştık.
Selinay'la aynı odayı paylaşmak istemiyordum. Yeter de beni istemediği için eve gelir gelmez yatakları kurup uyumuştuk. Yeter'in bir suçu yoktu aslında; Bircan Abla onu da bizimle bir tutmuş, Yeter öylece araya kaynamıştı.
Yatağıma oturup Yeter'in üzerine eğildim. Parmak uçlarımla omzuna dokundum; uyanmadı. "Yeter," diye seslendim nazikçe, yine uyanmadı. Nefes verip kulağına yaklaşıp, "Yeter!" dedim. Bir anda gözlerini açıp elinin tersiyle yanağıma vurdu.
Elim yanağımda, "Ne yapıyorsun?" dedim.
Gözlerini açıp yüzünü buruşturarak, "Kulağımı mı kokluyorsun?" dedi.
Yüzümü buruşturarak, "Kulağını niye koklayayım?" dedim.
"Belki fetişin vardır," dedi.
Tam o sırada dışarıdan ezan sesi duyulunca ayağa kalktım.
"Doğan sabah ezanını okumaya gitti, seni kaldırmamı söyledi," deyip odadan çıktım.
Mutfağa girip buzdolabını açtım; kahvaltılıkları çıkarırken ezan bitmişti. Tava ve yağ çıkardım tezgahın üzerine. Tam o sırada karşı odanın kapısı açıldı. Gülhan zannettim ama Selinay'ı görünce, "Niye kalktın?" dedim, sandalyeye oturarak.
"Uykum kaçtı sesinizden," deyip tavaya yağ koydu. Ona müdahale etmeden kahvaltı hazırlamasına izin verdim ve kalkıp odama girdim. Yeter, yerde ellerini açmış dua ediyordu. Ona rahatsızlık vermeden dolabımı açtım; ne giyeceğimi düşünürken Yeter şalını bağlamış, odadan çıkıyordu.
Normalde kısa elbise giyecektim ama Doğan'ın burada olduğunu hatırlayıp pembe ve siyah karışımı çok da kalın olmayan bir kazak, altına da siyah uzun bir etek giydim. Odadan çıktığım an dış kapının zili çalmıştı. Doğan gelmiş olmalıydı; direkt kapıyı açtım ve karşımda onu gördüm.
Birbirimize bakıyorduk. Bugün ne kadar da çekici gözüküyordu; üzerinde imam kıyafeti vardı.
Birbirine karışmış iki hayvan gibi öksürme sesiyle aramızdaki sözsüz iletişim bozuldu. Doğan eve girdi hızlıca, ben de kapıyı kapattım. Paşa ve abim bize anlamlı bir bakış atıp sofraya geçtiler; biz de birbirimize bakmadan karşılıklı oturduk.
Gülhan da sonunda tatlı uykusundan uyanınca herkes sofraya oturdu. Yerlerimizi alıp kahvaltıya başladığımızda derin bir sessizlik hâkimdi. Herkes sabahın erken saatinden dolayı mı susuyordu, yoksa biri tek kelime etse ortama anında bir gerginlik çökecek olmasından mı, emin değildim.
Ekmeği elime aldım, tam yiyecektim ki birden kapı çalınca yerimden kalkıp kapıyı açtım. Bircan Teyze ve Melek karşımdaydı.