Yarım Kalan Sular
Ceylan Dalkan
Sanki ben bir suydum ve sürekli bir kovaya doluyordum, dolmaya çalışıyordum ama bir türlü dolamıyordum; çünkü izin yoktu, izin vermiyorlardı dolup taşmama. Ne zaman kabımı aşmaya, kendim olmaya kalksam, bir el uzanıp beni yarıda kesiyordu. Eksik bırakılıyordum. Kendi hayatımın içinde, başkalarının belirlediği sınırlar kadar yaşamaya zorlanmak, ruhumu yavaş yavaş kurutuyordu.
Gözlerimi yabancı bir yerde açtım, artık eski hayatım yoktu. Bugün ailem bildiğim insanlarla konuşacaktık ama onlar artık yabancıydı. Beni arayıp sormamışlardı bile. En azından abimin, Doğan'ı arayacağını sanıyordum ama hayır; beni kimse merak etmemişti. Ben kimsenin umurunda değildim.
Dün Doğan'la konuştuklarımızı hatırladım ama değişik hisler içerisindeydim. Nasıl birbirimizi daha tanıyamadan bu kadar yakın olabilmiştik? Evren gerçekten bizim için mi çabalıyordu? Hiç sanmıyordum.
Yatakta doğrulup gözlerimi kırpıştırdım. Yatağın kenarına baktım ama ne Doğan ne de dün gece yere serdiği yorganlar vardı.
Beni burada tek başıma bırakmazdı, değil mi? Hiç de belli olmazdı zaten, sağı solu belli değildi.
Düşüncelere dalmışken bir anda kapı çalınca yerimden sıçradım. Neredeydi bu adam ya? Yavaşça yataktan kalktım. Hiç toplama gereksinimi duymadan kapıya doğru yürüdüm. Banyoda falan yoktu, olsaydı sesler gelirdi. Yine de kontrol ettim ama yoktu. Kapı ikinci kez çalınca göz devirdim.
Kapıyı sertçe açtım ve Doğan'ı gördüm. Bir eli kapı pervazındaydı, öbür elinde poşetler vardı ve üstünü değiştirmişti; siyah gömlek ve dar olmayan bir pantolon giymişti. Derin bir nefes verdim. "Hoş geldin, neredeydin?" dedim.
İçeri girip kapıyı kapattı. Yatağa doğru yürüyüp poşetleri yatağın üstüne koydu. "Sana giyecek birkaç eşya aldım," dedi. "O elbiseyle daha fazla durursan rahatsız olursun diye düşündüm." Bakışları ben hariç her yerdeydi.
Ben de başımı yere eğip "Teşekkür ederim," dedim. "Zahmet etmeseydin keşke." Yine bir mahcubiyete bürünmüştüm, ellerimi de önümde birleştirdim. Ona bakarak, "Zaten bugün eve gidiyorduk," dedim.
"Olsun, yine de almak istedim. Yani, aldım işte," dedi hızlıca. "Sen üstünü giy, ben seni kapının önünde bekliyorum." Tam kapı kolunu tuttuğu sırada, "Ben hızlıca bir duş alsam olur mu?" dedim. Başını salladı, daha sonra kapıyı açıp gitti. Bir şeyler olmuştu sanki. Yoksa dün söylediğim sözlerden mi kaynaklıydı?
Belki de rahatsız olmuştu, onu rahatsız etmiştim. Ama ilk o bana adım atmamış mıydı? Bunları düşünerek, ne kadar hızlı bir duş desem de banyoda fazlaca oyalandım. Ama bilerek yaptığım bir şey değildi; saçlarım da uzun olduğu için uzun sürüyordu işte istemsiz şekilde.
Fazla geç kaldığım için aynaya dahi bakamamıştım. Yeşil bir iç çamaşırı takımı almıştı ama maalesef tam olarak sütyenimin boyutunu bulamamıştı; bana büyük gelmişti.
Kapıyı açtığımda Doğan arkası dönük, telefonla konuşuyordu. Beni görünce saniyelik bakıp arkasını döndü. Ben hâlâ kapının ağzında bekliyordum. Daha sonra ikinci kez baktığında bakışları bende takılı kaldı.
Yutkunup her ne oluyorsa şu anda sindirmeye çalıştım. Hayır, kalbim hızlı hızlı çarpmıyordu.
Üzerimde siyah, uzun kollu bir elbise vardı ama genel olarak kısaydı. Dekolte olarak sırt kısmı açıktı ve sırtımdan ipleri sarkıyordu.
"Güzel seçim," dedim elbiseyi göstererek. Hiçbir şey demeden sadece başını sallayıp telefonu kapattı. Ben de kapıyı kapattım ve yan yana yürümeye başladık.
Ve maalesef yine asansöre binecektik. Doğan asansörün düğmesine bastı ve beklemeye başladık. Ona bakarak, "Hiç bu kadar yakın olacağımızı düşünmemiştim," dedim gülümseyerek. Doğan'ın bir şey demesine fırsat olmadan asansörün kapısı açıldı ve bindik. Kapılar yavaşça kapanınca, aynalı asansörden Doğan'ı süzdüm.
Birinci kata çoktan basmıştı. Gergindim; sanki ailemi değil de birkaç yabancıyı görecektim. Derin bir nefes alarak söze girdim.
"Sen de yanımda olacak mısın?" dedim ona aynadan bakarak.
O ise bana bakmadan sadece başını salladı. Kaşlarımı çatarak, "Bir sorun mu var? İyi görünmüyorsun," dedim ama istemsizce sesim sert çıkmıştı.
Ve tam o sırada asansör durdu, kapı açıldı.
Asansörden çıkıp otelin geniş lobisini geçtik ve bahçe katındaki restoran alanına, ilerideki masalara doğru yürüdük. Sabah serinliği yüzüme çarparken Doğan duraksadı ve bana bakarak, "İstersen içeride oturalım?" dedi. Arkası açık elbisemden dolayı üşüyebileceğimi düşünmüş olmalıydı.
"Yok, böyle iyi," deyip boş masalardan birine oturdum.
Doğan da hemen karşımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda, üzerinde otelin amblemi olan şık önlüğüyle bir garson anında yanımızda bitti. Menüleri tam bize doğru uzatıyordu ki Doğan, menüye bakmaya gerek duymadan profesyonel bir rahatlıkla, "Bize iki kişilik serpme kahvaltı getirir misin?" dedi.
Garson hafifçe eğilerek siparişi onayladı ve sessizce yanımızdan uzaklaştı. O gidince Doğan, aramızdaki o mesafeli ama ilgili havayı koruyarak bana baktı: "Sana sormadan sipariş verdim ama uygun mu senin için?"
Hemen başımı sallayarak onu onayladım.
"Dün gece söyledikler-" dememe kalmadan Doğan araya girdi.
"Bence bu konuyu hiç konuşmamış gibi kapatalım," deyince şaşırmış bir şekilde baktım ona.
Halbuki ilk o başlatmıştı! Daha fazla gözlerine bakmak istemedim, ne yapacağımı bilemeyerek hızlıca ayağa kalktım.
O sakince bana bakarken, "Bence sen burada kahvaltını et, benim iştahım kaçtı çünkü," deyip arkamı döndüm. Arkamdan ismimi söyleyerek seslenmesine hiç aldırmadan, hızlı adımlarla restoran bölümünden ayrıldım.
Öfkeyle otelin o geniş, parlak zeminli lobisini geçtim. Otomatik cam kapılar önümde iki yana doğru açıldığında, dışarıdaki valelerin ve otel görevlilerinin beklediği o lüks giriş alanına çıktım. Doğan'ın siyah, parlak arabası tam kapının önünde, gitmeye hazır bir şekilde çalışır vaziyette bekliyordu; muhtemelen o yukarıda telefonla konuşurken valelere arabayı öne çekmelerini söyletmişti.
Görevlilerin bana doğru meraklı bakışlarını umursamadan arabanın önüne kadar yürüdüm. Sırtı ipli, siyah elbisemle rüzgarda hafifçe ürpersem de geri adım atmadım; gidip arabanın o sıcak kaputuna yaslandım ve kollarımı göğsümde sıkıca birbirine doladım.
Daha konuşmama dahi izin vermemişti! Madem konuşmak istemiyordu, ben de konuşmayacaktım. Şimdi o düşünsün diye beklemeye başladım.
Çok geçmeden otelin otomatik kapısından çıkıp yanıma geldi. Ellerini iki yana açarak şaşkın ve bir o kadar da gergin bir sesle, "Ne yapıyorsun?" diye sordu.
Ama ona hiç aldırmadan, bakışlarımı başka bir yöne çevirdim ve "Kahvaltını ettiysen gidelim," dedim mesafeli bir sesle.
Derin bir nefes alıp içinden sabır çekerek sürücü kapısına doğru yürüdü ve arabanın kapısını açtı. Ben de beklemeden hızla kendi tarafımdaki yolcu kapısını açıp kendimi deri koltuğa bıraktım. Doğan koltuğa oturur oturmaz öfkeyle direksiyonu sıkıca kavradı, vitesi değiştirip gaza yüklendi. Güçlü motorun ani ivmesiyle araba ileriye doğru fırladı ve koltukta anlık olarak arkaya doğru sarsıldık. Lastiklerin asfalttan çıkarken çıkardığı o hafif sesle birlikte otelden hızla uzaklaştık.
Sonrası ise yol boyunca uzanan, motorun boğuk sesinden başka hiçbir şeyin duyulmadığı derin bir sessizlik oldu...
Evin önüne vardığımızda ne kapının önünde ne de balkonda kimse vardı. Geldiklerini belli eden o alışılmış kalabalıktan eser yoktu. Hızlıca arabadan inip öfkemi çıkarmak ister gibi kapıyı sertçe kapattım.
Doğan, beklemediğim bir anda o gergin havayı dağıtan bir tonda, "Al, kırdın kırdın!" diyip gülünce iyice sinirlerim bozuldu. O eski, popüler espriyi bu ortamda yapması o kadar absürttü ki ne tepki vereceğimi bilemedim.
"Gülme!" diyip sinirle eve doğru adımladım. Ciddi olduğumu, bu tavrının beni yumuşatmadığını fark edince yüzündeki o ani gülüş yavaşça soldu. Tam o an, içimdeki o tezat duyguyla baş başa kaldım; sırf ben tepki gösterdim diye o güzel gülüşünü soldurduğum için içten içe kendime kızdım.
Zili sabırsızca, hızlıca çaldım. Doğan da arkamdan gelip tam yanımda durduğu sırada dış kapının otomatiği o tanıdık sesle açıldı.
Apartman boşluğuna doğru bir adım atıp elimle ağır demir kapıyı tuttu