Keşfet

4.BÖLÜM

Kanla Ayrılanlar

Gün ışıkları pencerelerden hızla içeri giriyordu. Havanın sıcaklığı, ortamın soğukluğuna denkti. Sıcaktan terlerken masa başında oturmuş, hanedanını ilgilendiren mektuplara tek tek imza atıyordu Almor Snock. Elleri, o gün bir saray muhafızından daha fazla çalışmıştı. İmzalanması gereken binlerce mektup arasında kaybolmuş gitmiş şekilde dinlenmeye başladı. Koltuğunu arkasındaki pencere kenarına doğru yasladı, ayaklarını masaya uzattı. Kafasını masaya doğru yöneltti ve gözlerini kapadı. Üzerine doğru gelen ışık doğrultusunda uyuklamaya başladı. Gözleri yorulmuştu, geceden beri dinlenmiyordu. Onca işin arasında bir fırsat bulup uykuya daldı. Fakat uykusu pek uzun sürmedi. Şiddetli bir kapı tıklamasıyla uykusundan uyandı. Gözlerini kısık şekilde açıp kapıyı süzdü. Kapıdan tıklama sesleri gelmeye devam ederken Almor bir of çekti ve "Gel" dedi. Sesi uykuluydu. Kapı hızla açıldı; Stan içeri girdi ve hemen lafa girdi: "Efendim, kardeşiniz Ihaylo ölmüş!" Gözleri bir anda yerinden çıkacak gibi oldu. Almor hemen hafif kalın sesiyle "Ne?" diye sordu. Stan, "Geçtiğimiz günlerde ölü bulunmuş" dedi. Eli ayağı birbirine karışan Almor hemen ayağa kalktı, mektupları eliyle bir kenara fırlattı ve şaşkın bir yüz ifadesiyle "Nasıl ölmüş?" diye sordu. Stan, "George Raygar... George Raygar'ın öldürdüğünü söylediler" dedi. Almor kendi kendine düşünmeye başladı. George Raygar'ı ve Raygar Hanesi'ni az çok tanıyordu. Onların böyle bir şey yapma ihtimalini göz önünde bulundurmakta zorlanıyordu. İçi bir anda boşaldı. Kardeşi. Küçük kız kardeşi. Onu en son ne zaman görmüştü? Bir yıl önce mi? İki yıl önce mi? Hatırlamıyordu bile. Ve şimdi, bir daha hiç göremeyecekti. Boğazı düğümlendi. Ama yıllardır bir Naral olarak yetiştirilmişti. Duygularını bir kenara bırakıp gerçeği araştırmalıydı. Stan'e doğru yaklaştı ve "George'un sarayda ne işi varmış?" diye sordu. Stan, "Bir anlaşma üzerine Far Saray'a gelmiş. Geldiği günden birkaç gün sonra Alakses'in cansız bedenini bulmuşlar" dedi ve öksürdü. "Sarayda başka şüphe çeken bir figür yokmuş. Kardeşinizi öldürdüğü için şu an hücrede." Almor duydukları karşısında afallasa da bunu bir kenara bırakıp gözlemci kimliğine büründü. Üzüntüsünü hafifleteceğine inandığı sorular sormaya başladı: "Haberi gönderen kim? Nasıl ölmüş? Ne zaman ölmüş?" Stan, "Dediğim gibi efendim, birkaç gün önce" dedi. Almor tekrarladı: "Haberi gönderen kim?" Stan, "Başyardımcı Lonn, efendim" dedi. Almor gözleriyle zemindeki tahtaları süzmeye başlamıştı. Birbiri arasında fazla boşlukları olan tahta zemini süzerken Stan bu süzüşü kesti: "Sizi cenaze için davet ediyorlar Naralım. Katılacak mısınız?" Almor gözlerini Stan'e çevirdi. Onun sakallarına bakarken "Gideceğim. Hatta hemen şimdi gideceğim!" dedi. Elleriyle pencereyi gösterdi: "Gün batmadan atları hazırlayın. Myteath topraklarına gidiyoruz." Stan başını sallayarak odadan ayrıldı.

Naral'ının sözüne harfiyen uyan Stan, gün batmadan yolculuk hazırlıklarını ayarlamış ve sarayın bahçesinde oturmuş şekilde bekliyordu. Dış merdivenlerden en önde Almor olmak üzere tüm Snock ailesi fertleri inmeye başladı. Naral Almor eşliğinde atlarına binen aile, Stan'in de atına binmesiyle birlikte saraydan ayrıldı.

Snock Hanesi yolculuğuna başlamışken, Myteath gündemi ise Alakses'in ölümüyle çalkalanıyordu. Halk, kaybettiği mahsüllerin yasını tutar gibi Alakses'in yasını tutuyordu. Bu sırada ülkenin zindanlarında adaletini bekleyen birisi vardı: George Raygar. George, zindanda geçirdiği birkaç günde kendisine mahkûmlardan arkadaşlar edinmişti. Kapatıldığı hücre, inandığı cehennem kadar yakıcı ve bir o kadar da dardı. Yere uzanmış şekilde, yırtık kıyafetleriyle uyumaya çalışan George Raygar, kendisine kurulan bu kumpası düşünüyor ve alacağı cezadan dolayı korku hissediyordu. George genç bir adamdı. Hanedanının en gözde isimlerinden biriydi. Diğer Raygarlar gibi onuru için ölüme gidecek birisiydi. Ama şimdi, alacağı cezayı düşünmekten gözüne uyku girmeyen bir hücre faresine dönüşmüştü. Hücresinde yerde yatarken bir taş buldu ve taşı rutubetli zemine sürterek bir şeyler karalamaya başladı. Oluşan şey, kabuslarına benzeyip onu ürkütürken başka bir hücreden zayıf bir ses yükseldi: "Hey George." George hiç oralı olmadı ve taşla karalama yapmaya devam etti. Ardından ses tekrar yükseldi: "Hey George!" George, konuşmazsa bu sesin kafa ağrıtacağını düşünerek kendi kendine söylendi: "Benim bir soyadım var." Diğer ses, "Benim de vardı. Hücreye atıldığımdan beri soyadı denilen şeyin ne kadar boktan bir şey olduğunu öğrendim" dedi. George gözleriyle zemini süzerken konuşmaya devam etti: "Soyadımı biliyor musun?" "Elbette," diye cevap verdi zayıf sesli kişi. İsmi Mike olan bu hücre arkadaşı, bir madenciydi. "Sen George Raygar'sın. Raygar Hanesi'nin önemli bir ferdi." George zemini karalamaya devam etti: "Öyleyse benimle böyle konuşmamalısın, öyle değil mi?" Mike, herkesin duyabileceği bir şekilde kahkaha patlattı: "Hayır tabii. Sen bir mahkumsun, benimle eşit seviyeye indin. Ama kurtulursan, bu sohbetlerim için beni ödüllendirecek güce tekrar erişirsin." George durdu. Elleri kanıyordu. Taşı fazla sert bastırmıştı. "Buradan kurtulur muyum sence?" diye sordu. Mike, "Sanmam. Buraya girip de kurtulan pek olmadı. Ama sen bir soylusun. Belki bir şansın olabilir" dedi. George, "Soylu olmam ile alakası var mı?" diye cevapladı. Mike, "Tabii alakası var" dedi. Kafasını demirlerin arasından soktu ve karşısındaki hücrede yatan George'a doğru baktı: "Soylusun ve bir ailen var. Her şeye gücü yeten Raygarlar var. Seni böyle bir durumdan tanrı değil, ailen kurtarır." George, bu sözlerle birlikte kanayan ellerine bakarken Mike bir süre sustu: "Benim ailem ben daha çocukken öldü. Annem kardeşimi doğururken öldü, kardeşim de hemen ardından öldü. Babam bir madenciydi. Sürekli Roguinas çeliği çıkarırdı. O da bir maden baskını sırasında öldü." Mike, o umursamaz tavrını bir kenara bırakmışcasına bakıyordu: "Ben de o dönem haylaz bir çocuktum. Ailemin kaybıyla işsiz kaldım ve babam gibi madenci oldum. Bu sitem değil, işimi seviyorum. Ama o dönemler pek alışamamıştım." George, ellerini toprakla karıştırdı. Hızlıca toprağa daldırıp çıkardı: "Senin için zor olmalı." Mike, "Herkes için zor" diyerek cevapladı: "Bir gün bir kızla tanıştım. Yemek molasındaydık, kasabaya inmiştim. Kasabanın en güzel Foka'cısına gittim. Oradaki garson kız beni benden almıştı. Çok güzeldi. Kahverengi saçları ve yemyeşil gözleri vardı. Siparişimi almaya geldiğinde, üstümdeki kire aldırmadan sordu: 'Ne alırdınız?'" Mike'ın gözleri dolmaya, burnundan sümükler akmaya başlamıştı. Burnunu ellerine sildi ve konuşmasına devam etti: "O dönemde bizim gibi işçilere pek iyi davranılmazdı. Ama o kız bana bir Naral'mışım gibi davrandı. Bir sorusuna hayran kaldım. Sanki ilk defa değer görmüştüm. Hemen Foka'mı yudumladım. Acıydı. Kasabanın en güzel kızı, kasabanın en acı Foka'cısında çalışıyordu. Parayı vermeye gittiğimde onunla tekrar göz göze geldim. Bana güzel gözleriyle bakıyordu. Sonra geç kaldığımı hatırlayıp oradan çıktım." George, kendi hücresinde bu hikayeyi dinlerken yarası iyileşmeye başlamıştı. Yorgun sesiyle "Peki sonra ne oldu?" diye sordu. Mike, "Başka bir yemek molası oldu" diyerek lafına devam etti: "Her seferinde aynı fokacıya gidiyor ve o kızla göz göze geliyordum. Sonra cesaretimi toplayıp ona kendisinden hoşlandığımı söyledim. O da hislerimin karşılıklı olduğunu söyledi. O günün gecesinde buluşma kararı aldık. Ben onun evine gittim. Ailesi çiftçiydi. Ahırlarında buluştuk. Samanlığın arasında sohbet etmeye başladık. Bana hobilerimden bahsetmemi söyledi. Biraz gülmüştüm. 'Benim hobim bir madende günde on beş saat çalışıp Roguinas çeliği çıkarmak' diyemedim. Bu şekilde bir ay boyunca buluştuk. Sonra onunla birlikte oldum. Güzel bir geceydi. Hayatımdaki en güzel beş geceye girerdi." Mike, ellerine bakmaya başladı: "Sonra bir gün babası bizi bastı. O an yine sevişiyorduk. Sonra bizi samanların arasında yakaladı. Bir kıza bir de bana tokat attı." George hemen konuşmaya girerek lafını böldü: "Kızın adın