BÜROKRATİK TRUVA ATI VE ROZETSİZ AVCI
Ortakent'in yakıcı sabah güneşi, malikanenin devasa ferforje kapısının üzerindeki altın yaldızlı işlemelere vururken, Yekta elindeki sarı renkli resmi evrak dosyasıyla kapının önünde dikiliyordu. Üzerinde yine o ter kokan, çamurlu fosforlu yeleği vardı. Duvarın üzerindeki güvenlik kamerasına doğru başını hafifçe eğip, diyafonun düğmesine bastı.
"Ne var sabah sabah?"
Hoparlörden yükselen ses, dün gece dürbünle izlediği o kaba saba adama aitti. Sesi uykulu ve akşamdan kalmaydı.
Yekta, ses tellerine o yorgun, cahil ve itaatkâr Ege işçisi tınısını ustalıkla yerleştirdi. "Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler'den geliyom beyim. Bahçenizdeki o asırlık okaliptüslerin resmi budama ve ilaçlama izni çıkmış. Onlara müdahale etmem lazım, yoksa cezası var."
Diyafonda kısa bir sessizlik oldu. Ardından ağır demir kapı, motorunun o mekanik vızıltısıyla yavaşça iki yana açıldı. Yekta, içeriye bir hırsız veya bir katil olarak değil, sistemin o görünmez, sıkıcı bir dişlisi olarak; adeta kusursuz bir Truva Atı gibi sızmıştı.
Bahçeye adım attığı an, lüksün o boğucu kokusu yüzüne çarptı. Adam, üzerinde ipek bir sabahlıkla verandada dikiliyordu. Gözlerinin altı şişmişti ve elinde sert bir kahve vardı. Yekta'yı baştan aşağı tiksintiyle süzdü.
"Düzgün kes şunları," diye homurdandı adam. "Çimleri de pisletme, akşama misafirlerim var. Etrafı batırırsan o belediyeyi başına yıkarım."
"Merak etme beyim, tereyağından kıl çeker gibi hallederim," dedi Yekta başını saygıyla öne eğerek. İçindeki o narsist tanrı, bu böceğin kibrine kahkahalar atıyor, akşam onun boğazını keserken çıkacağı o hırıltılı sesleri şimdiden zihninde besteliyordu.
Adam homurdanarak içeri girdiğinde, Yekta doğrudan devasa okaliptüs ağacına yöneldi. Motorlu testeresini değil, sessiz olan kavisli el testeresini çıkardı. Ağacın dalları, bahçenin güney köşesini gören güvenlik kamerasının hemen yanına kadar uzanıyordu. Yekta kalın bir dalı kesiyormuş gibi yaparken, dalın yönünü ustaca kameranın açısını kapatacak şekilde büktü ve bir naylon iple sabitledi. Artık bahçenin yan kapısı, kusursuz bir kör noktaya dönüşmüştü.
Tam o sırada, verandanın sürgülü cam kapısı açıldı.
Dün geceki orkidesi, üzerinde ince, beyaz bir keten elbiseyle dışarı adım attı. Gözlerinde büyük, siyah güneş gözlükleri vardı. Yekta, ağacın tepesinden onu izlerken nefesini tuttu. Kadın, elindeki bir bardak soğuk suyu Yekta'nın çalıştığı ağacın altındaki mermer masaya bıraktı.
"Kolay gelsin," dedi kadın, sesi ruhsuz, ince ve kırılgandı. "Sıcakta çok yoruldunuz, su bırakıyorum buraya."
Yekta ağaçtan yavaşça aşağı indi. Kadınla aralarında sadece bir metrelik bir mesafe kalmıştı. "Sağ ol ablam," dedi Yekta. Suyu alırken gözleri kadının boynuna, ardından da kahve fincanını tutan bileğine kaydı.
Güneş gözlüklerinin gizleyemediği o derin yorgunluğu ve bileğindeki o soluk, yeşilimsi morluğu gördü. Dün geceki o viski bardağı sadece duvarda patlamamıştı. Bu kadın, bu lüks zindanın içinde kokuşmuş bir adam tarafından günden güne çürütülüyordu. Kadın, Yekta'ya sadece sıcakta çalışan zavallı bir amele olarak acıyordu. Oysa Yekta, ona baktığında onu bu cehennemden çekip alacak bir kurtarıcı, bir ilah olduğunu hissediyordu. Çürümene izin vermeyeceğim, diye fısıldadı içinden, suyu tek dikişte bitirirken. Akşama özgür kalacaksın.
Aynı saatlerde, bu lüks ve yapay dünyadan çok uzakta, Bodrum Otogarı'nın o kaotik gürültüsü yeri göğü inletiyordu.
İzmir'den gelen yolcu otobüsünün kapıları açıldığında, renkli şortları ve hasır şapkalarıyla neşeli turistler Bodrum'un o kavurucu güneşiyle kucaklaştı. Ancak merdivenlerden inen son kişi, bu aydınlık tabloya damlamış zifiri karanlık bir leke gibiydi.
Aylin'in üzerinde siyah deri ceketi, uykusuzluktan kızıla dönmüş gözleri ve sırtında eski bir çanta vardı. Ege'nin yakıcı sıcağı anında boynunu terletmişti ama o ceketi çıkarmadı. O ceket, onun savaş zırhıydı.
Artık bir komiser değildi. Emniyet'in kameraları, destek ekipleri, arama izinleri ya da o sahte hiyerarşisi yoktu. Rozetini masada bırakmış, tamamen kanunsuz ve ilkel bir avcıya dönüşmüştü. Etrafındaki lüks otel reklamlarına, taksicilerin bağırışlarına dönüp bakmadı bile. Otogarın arkasındaki o dar, turistlerin asla uğramadığı, rutubet kokan, Bodrum'un o yoksul işçilerinin yaşadığı arka sokaklara doğru yürümeye başladı.
Gümbet'in tepelerinde, boyası dökülmüş, sadece nakit çalışan ucuz bir pansiyonun en karanlık odasını tuttu. Odanın içi havasız ve tozluydü. Aylin perdeleri sımsıkı kapattı, odayı zifiri karanlığa gömdü.
Sırt çantasını gıcırdayan yatağın üzerine fırlattı. Fermuarını açıp içinden ağır, ruhsatsız ve seri numarası kazınmış o siyah sivil tabancasını çıkardı. Soğuk metali eline aldığında, İzmir'de hissettiği o çaresizlik yerini buz gibi bir intikam arzusuna bıraktı.
Ortakent'teki malikanede Yekta, çakısının ucunu bilerken kibrin en saf halini yaşıyordu. Pansiyon odasındaki Aylin ise silahının şarjörünü sert bir tokatla yatağına oturtup, namluya ilk mermiyi sürdü.
Bodrum'un o şımarık güneşi batmak üzereydi. Ege'nin bu sahte cennetinde, av ve avcı gece için kendi kanlı hazırlıklarını tamamlamıştı.
Yorumlar
- Ebru Hazar: yekta kapıyı açınca ben de dehşet içinde kaldım
- Duygu Aktaş: Sahi bu nasıl bir dünya?
- Elif İlhan: O lüks bahçeye girmek zorunda kalması üzücü yekta bu adam yüzünden çok eziliyor