Keşfet

KUSURSUZLUĞUN ÇATLAĞı

Kanlı Hilal: Sahte Cennet

Güneş, Kos Adası'nın ardında kan kırmızı bir leke bırakarak denize gömüldüğünde, Ortakent'in o yakıcı sıcağı yerini Ege'nin ılık, esintili ama bir o kadar da nemli akşamına bıraktı. Gündüzleri lüksün ve paranın sergilendiği o gürültülü sahiller yavaşça boşalmış, hayat yüksek duvarlı malikanelerin ardındaki özel havuz başı partilerine ve loş ışıklı teraslara çekilmişti.

Yekta, o kalın, terden sırılsıklam olmuş fosforlu yeleğini ve çamurlu botlarını belediyenin Yahşi'deki şantiye dolabına çoktan kilitlemişti. Şimdi üzerinde siyah, nefes alan ince bir keten gömlek ve koyu renkli bir pantolon vardı. Gündüzleri herkesin gözü önünde duran o "görünmez amele" gitmiş; yerine gecenin gölgelerine kusursuzca karışan, sabırlı bir yırtıcı gelmişti.

Gündüz begonvillerini budadığı o malikanenin tam karşısında, yola hakim, zeytin ağaçlarıyla kaplı karanlık bir tepenin yamacındaydı. Sırtını asırlık, kalın gövdeli bir zeytin ağacına yaslamış, elindeki küçük ama yüksek çözünürlüklü denizci dürbünüyle aşağıda parlayan o lüks villayı izliyordu.

İzmir'de kurbanlarını kalabalık Kordon'da veya vapurda seçerdi; ama Bodrum'da av, o devasa taş duvarların ve güvenlik kameralarının ardındaydı. Yekta'nın gözleri önce malikanenin güvenlik sistemini taradı. Kameralar Alman malıydı, hareket sensörleri bahçe duvarının köşelerine yerleştirilmişti. Ancak Yekta bir hırsız değildi; o, toprağın ve bitkilerin dilini bilen bir bahçıvandı. Sensörlerin kör noktalarını, rüzgarda sallanan o devasa begonvillerin ve palmiye yapraklarının yarattığı gölgeli boşlukları saniyeler içinde zihnine kazıdı. İçeri girmek onun için sadece basit bir geometri probleminden ibaretti.

Dürbünün odağını bahçeden çekip, malikanenin devasa, boydan boya cam olan salonuna kaydırdı.

İşte oradaydı. Orkidesi.

Kadın, gündüzki siyah ipek elbisesini çıkarmış, üzerinde saf beyaz, dökümlü bir ev kıyafetiyle devasa salonun ortasında duruyordu. Kömür karası saçları bu kez omuzlarına serbestçe dökülmüştü. Yekta dürbünün odak ayarını yavaşça çevirerek kadının boynuna, o porselen pürüzsüzlüğündeki şahdamarına yaklaştırdı. Işığın altında nefes alıp verdikçe derisinin altındaki o ince, ritmik atışı görebiliyordu.

Kusursuz, diye fısıldadı Yekta kendi kendine. Zamanın, stresin ve yaşlanmanın henüz tek bir çizgi bile atamadığı tuval.

Ancak o tuvalin bulunduğu ortam, tuvalin kendisi kadar temiz değildi. Kadının hemen karşısında, gündüz o siyah Porsche'yi kullanan adam duruyordu. Adamın elinde yarısı içilmiş bir viski kadehi vardı ve yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. Hararetle bir şeyler anlatıyor, elindeki kadehi savurarak kadına bağırıyordu. Dürbünün ardında ses yoktu, sadece görüntü vardı ama Yekta'nın o keskin analitik zihni bu sessiz filmi okumakta hiç zorlanmıyordu.

Kadın bağırmıyordu. Ağlamıyordu. Adamın o kontrolsüz, kaba saba öfkesine karşı bir mermer heykeli kadar tepkisiz ve soğuktu. Sadece başını hafifçe yana çevirmişti. İşte o an, Yekta aradığı o küçük "çatlağı" gördü. Kadının gözlerinde korku değil; derin, karanlık bir bıkkınlık ve yorgunluk vardı. Bu zengin hayatın, bu lüks duvarların ve karşısındaki bu kaba adamın onu içten içe nasıl çürüttüğünü görebiliyordu.

Yekta'nın içindeki o narsist tanrı kompleksi büyük bir hazla kabardı.

Seni tüketiyor, diye düşündü Yekta, sağ elinin parmakları cebindeki hilal uçlu çakının kılıfını okşarken. Bu kokuşmuş herif, bu sahte cennet, o omuzlarındaki ağırlık... Yavaş yavaş o kusursuz simetrini bozacaklar. Gözlerinin altı çökecek, boynundaki o pürüzsüz deri kırışacak. Onların seni çürütmesine izin veremem.

Yekta, cinayetlerini bir vahşet olarak görmüyordu; o, kendini bir "kurtarıcı", estetiğin koruyucusu olarak görüyordu. Bu kadını öldürmeyecekti; onu zamanın ve bu kokuşmuş dünyanın ellerinden çekip alacak, en güzel, en kusursuz anında sonsuzluğa mühürleyecekti.

Adam viski kadehini öfkeyle şöminenin taş duvarına fırlatıp paramparça ettiğinde, kadın sadece gözlerini kapattı. Sonra arkasını dönüp salonu terk etti ve üst kattaki yatak odasının ışığı yandı.

Yekta dürbünü yavaşça indirdi. Hedefini tamamen "okumuştu".

Artık ihtiyacı olan tek şey, o demir kapıdan içeri girmesini sağlayacak kusursuz, bürokratik bir bahaneydi. Cebindeki telefonunu çıkardı. Sabah Park ve Bahçeler Müdürlüğü'nde Bodrum'un tüm peyzaj kayıtlarının tutulduğu o eski, şifresiz bilgisayara göz ucuyla bakmıştı. Ortakent'teki bu malikanelerin çevresindeki asırlık okaliptüs ağaçlarının "Büyükşehir Belediyesi Koruma Kanunu" altında olduğunu biliyordu.

Ertesi sabah, o kapıyı bir hayalet ya da hırsız olarak değil; elinde budama makası, üzerinde fosforlu yeleği ve cebinde "resmi ağaç bakım evrakı" olan, sistemin o görünmez dişlisi olarak çalacaktı. Ve o kapı açıldığında, orkidesiyle ilk kez göz göze gelecekti.

Yekta, zeytin ağacının gölgesinden ayrılıp karanlık patikadan aşağı doğru yürümeye başlarken, Ege'nin gece rüzgarı esiyordu. İzmir'in kibri yıkılmıştı; şimdi sıra, Bodrum'un kibrini o hilal uçlu çelikle budamaya gelmişti.