Keşfet

BÖLÜM 4: GÖLGELER VE İLK GÖRÜŞ

Kaptanın Gölgesinde

Elimdeki ağır gümüş tepsiyi sıkıca kavrayıp mutfaktan çıktım. Koridor, geminin beşik gibi sallanışıyla hafifçe yalpalıyordu. Duvarlardaki meşalelerin ışığı ahşap panellerde titrek gölgeler oluştururken, adımlarımı olabildiğince sessiz tutmaya çalışıyordum.

Zihnim bir yandan çaresizlik, bir yandan da yapmam gerekenlerin ağırlığıyla doluydu. Evet, bu kitabı defalarca okumuş, her satırını ezberlemiştim. Doruk Kaptan’ın ilerleyen bölümlerde can vereceğini de çok iyi biliyordum. Neyse ki önümde daha bir-iki hafta gibi uzun bir süre vardı. Acele edip aptalca bir hata yapamazdım; sıradan bir kızdım, silah kullanmayı veya kılıç sallamayı bilmezdim. Kendimi kaptana kanıtlamak ve o ölüm gününü engellemek için bu zamanı çok iyi kullanmalıydım.

Tam merdivenlerin altındaki kör noktaya yaklaştığımda, ilerideki boşluktan gelen iki boğuk ses adımlarımı anında kilitledi. Elindeki yemek tepsisiyle orada öylece yakalanmak intihar olurdu. Hiç çaktırmadan, koridordaki boş erzak dolaplarından birinin üzerine gümüş tepsiyi sessizce bıraktım. Ellerim boşa çıkınca, duvara adeta bir gölge gibi sinerek seslerin geldiği köşeye yaklaştım. Nefesimi bile tutarak dinlemeye başladım.

"Her şey hazır mı?"

Bu ses, Kaptan'ın sağ kolu olan Yaman’a aitti. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı ama kendimi hemen toparladım. Eski sulugöz Ece olsaydı şu an korkudan hıçkırıklara boğulurdu, fakat ben Ada'ydım.

"Hazır," diye fısıldadı diğeri. Ses tonundaki tekinsiz rahatlıktan onun da Yaman'ın yakın arkadaşı İdris olduğunu anladım. "Mürettebatın bir kısmını yavaş yavaş kafaya alıyorum. Zamanı geldiğinde, fırtınanın ortasında işini bitireceğiz. Kimse ne olduğunu anlamayacak bile."

"Güzel," dedi Yaman, sesi buz gibiydi. "Doruk'un bu gemideki günleri sayılı artık. Kimseye çaktırma, vakti gelene kadar normal davranmaya devam."

Duyduklarımla tüylerim diken diken oldu. Kitapta okuduğum o hain suikast planının tohumları, şu an tam karşımda atılıyordu. Adımlarının bana doğru yaklaştığını hissedince, hiç çaktırmadan arkamı döndüm. Az önce bıraktığım gümüş tepsiyi hızla ve sakince elime geri aldım. Onlar köşeyi döndüğünde, ben sadece yemeği taşımaya çalışan, işi başından aşkın bir aşçı kız gibi merdivenlere doğru yönelmiştim bile. Beni fark ettiklerinde şüphelenmediler mi bilmiyorum, yanlarından hızla geçip üst güvertedeki kaptan kamarasına doğru tırmandım.

Kamaranın ağır ahşap kapısının önüne geldiğimde durdum. Üzerimdeki Ece’nin o ürkek, sinik enerjisini tamamen sıyırdım. Ben o adamı ölümden kurtarmak için buradaydım ve karşısına bir korkak gibi çıkamazdım.

Kapıyı iki kez sertçe çaldım. İçeriden gelen o derin, gür ses kulaklarımda çınladı:

"Gir!"

Kapıyı açıp içeri adım attım. Geniş oda; haritalar, eski pusulalar ve yoğun bir deniz kokusuyla doluydu. Masanın başında, arkası bana dönük şekilde devasa bir haritayı inceleyen o heybetli adam dikiliyordu. Doruk Kaptan. Geniş omuzları, siyah saçları ve sırtındaki o mağrur duruşuyla tam da hayal ettiğim gibiydi.

Tepsiyi masanın kenarına bırakırken ahşabın çıkardığı hafif sesle başını yavaşça bana doğru çevirdi. Normalde Ece onun yanına geldiğinde titrer, gözlerini yere diker ve kekelerdi. Ama ben bakışlarımı bir an bile kaçırmadan doğrudan onun o keskin, kömür karası gözlerine diktim. Dik bir duruşla tam karşısında duruyordum.

Doruk Kaptan, karşısındaki kızın alışılagelmiş o ürkek aşçı Ece gibi davranmadığını, aksine gözlerinin içine dimdik ve kararlı bir şekilde baktığını fark edince duraksadı. Kaşları yavaşça çatıldı, gözleri kısıldı.

"Yemeğiniz Kaptan," dedim, sesim en ufak bir titreme bile barındırmadan, net ve kararlı çıktı. "Afiyet olsun."