Kırılan Sınırlar
Ege telefonu kapattıktan sonra okula gitmek, hayatında verdiği en kötü karar olabilirdi.
Okul koridorları artık sıradan bir lise değil, katlanılmaz bir gürültü ve koku cehennemiydi. Ergenlik çağındaki yüzlerce öğrencinin ter kokusu, ucuz parfümler, dolap kapaklarının kulak tırmalayan çarpma sesleri ve en kötüsü... tavandaki florasan lambaların o iğrenç, arı sürüsü gibi vızıldaması. Ege'nin duyuları o kadar keskinleşmişti ki, beyni kelimenin tam anlamıyla patlayacak gibiydi. Montunun cebindeki sağ elini yumruk yapmış, avucunun içinden bileğine doğru uzanan o siyah damar izini herkesten saklamaya çalışıyordu.
Can, gün boyu Ege'nin etrafında pervane oldu. Teneffüste onu kalabalıktan uzaklaştırıp merdiven altına çektiğinde, Can'ın gözlerindeki panik hâlâ taptazeydi.
"Rengin bir cesetten daha soluk," diye fısıldadı Can, etrafı kolaçan ederek. "Ege, dün gece o çukurdan nasıl çıktığını bana anlatmayacak mısın? Hastaneye gitmemiz gerekiyor olabilir. Belki de kuduz bir porsuk falan ısırdı seni, ha? Mutasyon geçiriyorsun!"
Ege, merdiven altındaki o loşluğa girdiği an derin bir nefes aldı. Karanlık ona iyi geliyordu. Gölgeler, tenindeki o yanma hissini serinletiyor, zihnindeki o hırıltılı sesi uysallaştırıyordu.
"Ben iyiyim Can," diye mırıldandı Ege, sesi kendi kulağına bile yabancı ve çift katmanlı gelmişti. "Sadece... ışıktan nefret ediyorum."
Ege tam ağzını açıp avucundaki izi gösterecekti ki, koridorun sonundan gelen o tanıdık, kibirli gülüşmeyi duydu. Bora ve dalkavuğu Sarp. Bora'nın o pahalı deri ceketinin gıcırtısı bile Ege'nin kulaklarına batıyordu.
Zihninin derinliklerindeki o kadim fısıltı aniden uyandı: Av.
Ege'nin çenesi kasıldı. Gözlerini hızla kapatıp başını iki yana salladı. "Okuldan sonra dükkana gel," dedi Can'ı orada bırakarak. Kalabalığın arasına karışıp okuldan bir an önce kaçması gerekiyordu. Yoksa burada, herkesin gözü önünde çok korkunç bir şey yapacaktı.
Öğleden sonra, Cemal Usta'nın dükkanı Ege için her zamanki sığınağıydı. Dışarıda yağmur yeniden çiselemeye başlamış, kasabanın üzerine o gri, tekinsiz hava çökmüştü. Cemal Usta yedek parça almak için sanayiye gitmişti, dükkanda sadece Ege vardı. Köşede, gözü gibi baktığı hurda Suzuki RM-Z450 ile uğraşıyor, ellerini bilerek motor yağına ve pasa buluyordu. Fiziksel bir şeylerle uğraşmak, zihnindeki o vahşi sesi bastırmanın tek yoluydu.
Ta ki dükkanın önüne o parlak, siyah SUV yanaşana kadar.
Ege elindeki somun anahtarını sıkıca kavradı. Kapı kapandı ve Bora, o alaycı sırıtışıyla tamirhaneden içeri adım attı. Yanında her zamanki gibi Sarp vardı. Bora, burnunu kırıştırarak dükkanın o ağır yağ kokusunu içine çekti.
"Çöplüğün tam da sana göreymiş Ege," dedi Bora, o pahalı ayakkabılarıyla yağlı betonda yürürken. "Bugün okulda pek bir sessizdin. Gerçi senin gibi bir ezikten başka ne beklenir ki?"
Ege ona bakmadı bile. "Dükkanı kapatıyorum Bora. Parçanı al ve defol git."
Bora'nın sırıtışı genişledi. Sarp'a bakıp güldükten sonra Ege'nin üzerine titrediği Suzuki'ye doğru yürüdü. "Bu ne lan böyle? Dedemin zamanından kalma teneke parçası." Elini motorun deposuna vurduğunda çıkan tok ses dükkanda yankılandı. "Bununla en fazla çöp toplamaya çıkarsın."
Ege'nin nefesi ağırlaştı. "Motordan uzak dur."
Bora sınırları zorlamayı severdi. Özellikle de karşısındakinin çaresizliğinden beslenirdi. "Ya durmazsam?" dedi Bora. Ardından ayağını kaldırdı ve o pahalı botuyla Suzuki'nin yan yatmasına neden olacak kadar sert bir tekme savurdu.
Motor büyük bir şangırtıyla beton zemine devrildi. Aynası kırıldı, günlerdir zar zor toparladığı grenaj çatladı.
Dükkanda ölü bir sessizlik oldu. Sadece motorun kırık deposundan damlayan benzinin sesi duyuluyordu.
Ege'nin zihnindeki o mühür, devrilen motorun sesiyle birlikte tamamen paramparça oldu. Dükkandaki cızırtılı floresan lamba bir anda büyük bir "pat" sesiyle gümledi ve cam kırıkları yere döküldü. Ortam anında loşlaştı.
Bora alaycı bir şekilde gülerken, Ege'nin başı yavaşça kalktı.
Bora'nın gülüşü yüzünde dondu. Çünkü Ege'nin göz bebekleri yok olmuş, gözleri tamamen zifiri, sıvı bir Karya Karataşı karanlığına bürünmüştü. Ege'nin yüzündeki o yorgun, sessiz çocuk ifadesi gitmiş; yerine binlerce yıllık, kana susamış bir yırtıcı gelmişti. Ege'nin ceketinin altından, parmak uçlarından simsiyah gölgeler adeta canlı bir duman gibi sızıyordu.
Ege aradaki beş metrelik mesafeyi bir insanın yapamayacağı kadar hızlı bir şekilde, neredeyse ışınlanarak kapattı. Bora daha elini bile kaldıramadan, Ege onun boğazına yapıştı.
"Ege... ne yapıyorsun lan..." diye hırıldadı Bora.
Ege cevap vermedi. Onu tek eliyle boğazından kavradığı gibi ayaklarını yerden kesti ve büyük bir şiddetle tamirhanenin soğuk, tuğla duvarına çiviledi. Bora'nın sırtı duvara çarptığında kemiklerinden gelen o boğuk ses duyuldu. Ege'nin parmaklarının etrafındaki gölgeler, yılan gibi kıvrılarak Bora'nın boynuna dolanıyordu.
Sarp çığlık atarak dükkandan dışarı kaçarken, Bora'nın o kibirli yüzü hızla morarmaya başladı. Ayakları havada çırpınıyor, elleriyle Ege'nin mengene gibi sıkı kolunu açmaya çalışıyordu. Gözlerinde saf, ilkel bir dehşet vardı. Karşısındaki şey Ege değildi. Bir canavardı.
Ege'nin zihnindeki ses zafer çığlıkları atıyordu: Kır boynunu. Kır ve kanını iç.
Ege parmaklarını biraz daha sıktı. Sadece yarım santim daha sıkarsa Bora'nın boynu bir dal parçası gibi kırılacaktı.
Tam o saniyede, dükkanın girişinden tok bir metal sesi yankılandı. Yere düşen bir alet çantasının sesi.
Ege başını o yöne çevirdiğinde, kapıda donup kalmış olan Can’ı gördü. Can’ın gözleri kocaman açılmış, rengi kireç gibi olmuştu. Titreyen bir sesle yutkundu ve sadece tek bir cümle kurabildi:
"Ege... Bırak onu."
O ses, Can'ın o tanıdık ve korkmuş tonu, Ege’nin zihnindeki o karanlık sisi bıçak gibi kesti. Ege'nin gözlerindeki o zifiri karanlık aniden su gibi çekildi, siyahlık çözülüp yerini Ege'nin kendi şaşkın gözlerine bıraktı.
Ne yaptığını dehşetle fark etti. Bora'yı duvardan fırlatıp yere attı. Bora, beton zeminde iki büklüm olmuş, öksürük krizleri içinde ciğerlerine hava çekmeye çalışıyordu. Yaşlı gözlerle Ege'ye son bir kez baktı, yerde sürünerek kapıya doğru geriledi ve panikle arabasına atladığı gibi tekerlekleri ağlatarak oradan uzaklaştı.
Dükkanda sadece benzin kokusu, patlamış florasan lambanın kıvılcımları ve Ege ile Can kaldı.
Ege titreyerek, motor yağına ve gölgelere bulanmış ellerine baktı. Can'ın kaçıp gideceğini düşünüyordu. Ama Can yavaşça içeri girdi, yerdeki düşürdüğü çantayı aldı ve o panik ataklı haliyle durumu toparlamaya çalıştı:
"Tamam... Tamam, sakin ol dostum. Az önce fizik kurallarını hiçe sayarak Bora'yı duvara çiviledin. Ve gözlerin... gözlerin sıvı bir katran gibiydi. Bana sadece bunun, dükkanda yediğin egzoz gazından kaynaklanan bir halüsinasyon olduğunu söyle."
Ege sırtını tezgaha yaslayıp yavaşça yere çöktü ve ellerini saçlarının arasına geçirdi.
"Değildi Can," diye fısıldadı karanlıkta. "Ben... Ben içimde bir şey getirdim."
Yorumlar
- Aslı Ekmekçi: canın panik hali gerçekten endişe verici çok zor
- Umay Vuralcan: boranın odalardaki gülüşü insanı deli eden bir gürültü gibi
- Ebru Genç: egenin nasıl bir karar verdiğini anlayamıyorum bunu kendine yapma
- Duygu Oral: ege sıkışıp kalmış ama mutlak derinleşen karanlığa dikkat et