Yağmur, Pas ve Karya Karataşı
Yağmur, Cemal Usta'nın dükkanının paslı teneke çatısını acımasızca dövüyordu. Rüzgarın darbesiyle sallanan kepenkler, kışın bu sahil kasabasına ne kadar erken ve ne kadar öfkeli geldiğinin kanıtıydı. Ege, elindeki ağır somun anahtarını yağlı tezgaha bıraktı. Alnında biriken teri tulumunun koluyla silerken, parmak boğumlarındaki çatlaklar soğuktan sızlıyordu. Dükkanın loş köşesinde, haftalardır hurdalıktan topladığı parçalarla ayağa kaldırmaya çalıştığı Suzuki RM-Z450, karanlıkta uyuyan sessiz bir canavar gibi bekliyordu.
"Bu kasaba kışın sadece çamur, pas ve borç kokuyor," diye mırıldandı kendi kendine. Cebindeki son birkaç bozukluğu yokladı. Yorgundu. On yedi yaşındaki bir gencin taşıması gerekenden çok daha kemik sızlatan, ağır bir yorgunluktu bu.
Şalteri indirip dükkanı karanlığa gömmeden hemen önce gözü, inik kepengin altından içeri sızan suya takıldı. Ege kaşlarını çattı. Su berrak değildi. Çamurlu da değildi. Zifiri siyahtı. Ve daha da delicesi, dükkanın dışarıya doğru olan eğimine inat, yerçekimine karşı koyarak içeriye, doğrudan Ege'nin çamurlu botlarına doğru süzülüyordu.
Ege nefesini tuttu. Siyah sıvı, adeta canlı bir organizma gibi betonun çatlakları arasında kıvrılarak ilerliyordu. Eğilip bakmak için bir adım attığında, dükkanın metal kapısı büyük bir gürültüyle yumruklandı.
"Ege! Aç şu lanet kapıyı, donuyorum!"
Can'ın panik dolu, tiz sesi dükkanda yankılandığı an, yerdeki o tuhaf illüzyon paramparça oldu. Ege gözlerini hızla kırptığında, botlarının ucundaki suyun sadece dışarıdan sızan sıradan, kirli bir yağmur suyu olduğunu gördü. Egzoz dumanı ve uykusuzluk, diye düşündü içinden. Delirmeye başlıyorum.
Kapının sürgüsünü çektiğinde Can, sırılsıklam olmuş montu ve titreyen çenesiyle içeri daldı. "Abi yemin ederim dışarıda tufan kopuyor. Nuh'un gemisini inşa etmediysen yayan dönmek tam bir intihar. Eski Karya harabelerinin oradaki kestirme yoldan gidelim, yoksa yirmi dakika daha bu ayaza dayanamam."
Ege, Can'ın o abartılı panik haline hafifçe sırıttı, tulumunu çıkarıp sırt çantasını omzuna attı. "Sürekli heyelan uyarısı veriyorlar Can. O çamurun içinde kaybolursak, bizi bahara kadar bulamazlar."
"Donarak ölmekten iyidir! Yürü hadi!"
On dakika sonra, kasabanın yukarısındaki tepeye, çamur deryasına dönmüş orman yoluna tırmanıyorlardı. Fırtına o kadar şiddetliydi ki, ağaçların uğultusu birbirlerinin sesini duymalarını bile engelliyordu. Ege, cebindeki el fenerinin cılız sarı ışığıyla önlerindeki çamurlu patikayı aydınlatmaya çalışıyordu. Eski Karya kalıntılarının, toprağa gömülü devasa taş blokların arasından geçiyorlardı.
"Dikkat et, buralar iyice yumuşamış," diye bağırdı Ege, arkasından gelen Can'a dönerek.
Fakat Ege bir sonraki adımını attığında, ayağının altındaki toprağın o tanıdık, sert direncini bulamadı. Toprak bir anda sıvılaşıp altından kaydı. Yerin koca bir ağız gibi yarıldığını hissettiği o salise, Can'ın çığlığı fırtınanın sesini yırttı.
"Ege!"
Ege, elinden kayıp giden fenerin ardından zifiri karanlık, ıslak bir boşluğa doğru düşmeye başladı. Etrafındaki kayalar ve çamur yığınlarıyla birlikte metrelerce aşağı sürüklendi. Düştüğü yer yumuşak bir toprak değildi. Sırtı ve omuzu, binlerce yıldır orada bekleyen pürüzsüz, buz gibi bir yüzeye inanılmaz bir şiddetle çarptı.
Ciğerlerindeki tüm hava boşaldı. Acı, zihnini kör edecek kadar keskindi. Burnuna ıslak toprak kokusunun yanında, çok daha eski, genzi yakan bir küf ve kapalı kalmışlık kokusu doldu. Yeraltındaki eski, çökmüş bir mahzene düşmüştü.
Ege, inleyerek doğrulmaya çalışırken sağ avucunun içinin boydan boya yarıldığını hissetti. Kesikten süzülen sıcak kan, üzerinde yattığı taşa damlıyordu. Sol eliyle destek almak için karanlıkta o yüzeye dokundu.
Bu sıradan bir kaya değildi. Kaya bu kadar soğuk olmazdı. Parmaklarının altındaki taş, Ege'nin bedenindeki tüm ısıyı sömürüyormuş gibi dondurucuydu. Yukarıdaki yarıktan içeri sızan cılız şimşek ışığı odayı saniyelik aydınlattığında, Ege neyin üzerinde yattığını gördü.
Kırık, simsiyah bir lahit. Işığı yansıtmayan, etrafındaki her şeyi yutan devasa bir Karya Karataşı.
Taşın yüzeyinde Ege'nin kanının damladığı yerler, ince, kırmızı damarlar gibi parlamaya başladı. Kan, taşın üzerindeki bin yıllık rünlerin oluklarına doluyor, mührü besliyordu. Ege elini çekmek istedi ama bedeni felç olmuş gibiydi. Taş onu bırakmıyordu. Gözlerinin önü karardı. Damarlarındaki kanın çekildiğini, yerine çok daha yoğun, çok daha karanlık bir şeyin sızdığını hissetti.
Zihninin en derin, en karanlık köşesinde; binlerce yıldır konuşmamış bir ses, Ege'nin kendi nefesine karışarak hırladı:
"Sonunda."
Ege'nin bilincini bir bıçak gibi kesen şey, başucundaki dijital saatin o sinir bozucu, tiz alarmıydı.
Nefes nefese yatağından fırladı. Kalbi, göğüs kafesini kıracakmış gibi atıyordu. Gözlerini kocaman açıp etrafına baktı. Kendi odasındaydı. Duvar kağıdı soyulmuş, rutubet kokan o dar, dağınık odasında. Dışarıda gün çoktan ağarmış, yağmur yerini gri ve kasvetli bir sabaha bırakmıştı.
Ellerini yüzüne bastırdı. Zihni bulanıktı. Çamur... fırtına... Can'ın çığlığı... ve yerin dibindeki o buz gibi taş. Karya Karataşı.
"Rüyaydı," diye fısıldadı kendi kendine, titreyen nefesini düzene sokmaya çalışarak. "Sadece yorgunluktan halüsinasyon gördüm. Fırtınada bayıldım ve Can beni eve getirdi. Hepsi bu."
Kendini buna inandırmak istiyordu ama bir sorun vardı. Metrelerce yüksekten, sırtüstü o sert taşa çakılmıştı. Bütün kemiklerinin sızlaması, her hareketinde acıdan kıvranması gerekiyordu. Oysa bedeni daha önce hiç olmadığı kadar hafif, kasları garip bir şekilde diri ve gergindi. Sanki kanında oksijen yerine saf bir adrenalin dolaşıyordu.
Sonra, dün gece taşa çarptığında yarılan sağ elini hatırladı.
Nefesini tutup avucunu açtı. Derin, kanlı kesik orada değildi. Ancak onun yerine çok daha ürkütücü bir şey vardı. Avuç içinden bileğine doğru uzanan, derisinin altına mürekkep gibi işlenmiş simsiyah, damar şeklinde bir iz... Tıpkı o yeraltı mahzenindeki taşın üzerindeki çatlaklar gibiydi. İz sadece orada durmuyor, sanki teninin altında çok yavaş, belli belirsiz bir ritimle atıyordu.
Midesi bulandı. Hızla yataktan kalkıp banyoya koştu.
Kapıyı çarpıp kapattı ve titreyen elleriyle musluğu açtı. Yüzüne defalarca buz gibi su çarptı. Aynaya bakmaya korkuyordu. İçinde, midesinin tam çukurunda oturan yabancı, ağır bir his vardı. Sanki kendi bedeninde yalnız değildi.
Derin bir nefes alıp başını kaldırdı ve aynadaki aksine baktı.
Normal görünüyordu. Islak kahverengi saçlar, uykusuzluktan çökmüş göz altları, solgun bir yüz... Rahatlayarak derin bir iç çekti. Musluğu kapatmak için uzandığı o milisaniyelik an içinde, banyonun köşesindeki loşlukta bir şeylerin yanlış olduğunu hissetti.
Göz ucuyla aynaya tekrar baktı.
Banyonun köşesinde biriken sıradan gölgeler, olduğu yerde durmuyordu. Fizik kurallarını hiçe sayarak, sanki görünmez, yerçekimsiz bir sıvının içindeymiş gibi yavaşça yukarı doğru kıvrılıyor, Ege'ye doğru uzanıyorlardı.Ege dehşetle donup kalırken, aynadaki kendi yüzüne odaklandı.
Kahverengi göz bebekleri yok olmuştu.
Gözlerinin beyazı dahil her yer, tıpkı o mahzendeki taş gibi zifiri, pürüzsüz bir siyahlığa bürünmüştü. Aynadaki o "şey", Ege'nin aksinden çok, Ege'nin yüzünü giymiş o kadim hırıltının ta kendisiydi.
Gözlerini sımsıkı yumup geriye doğru sendeledi ve sırtını fayanslara çarptı. Tekrar açtığında her şey normale dönmüştü. Gölgeler yerli yerindeydi, gözleri her zamanki kahverengi tonundaydı. Ama kalbi deli gibi atıyordu.
Tam o sırada odasından gelen telefonun titremesi sessizliği bıçak gibi kesti. Ege, adeta bir trans halinden uyanarak koşup telefonu açtı. Ekranda Can yazıyordu.
"Ege!" diye bağırdı Can, hattın diğer ucundan. Sesi o kadar gergindi ki nefes alamıyor gibiydi. "Yaşıyorsun. Tanrım, yaşıyorsun. Dün gece... dün gece o çukurda ne oldu dostum?"
Ege yutkundu. Aynadaki o zifiri karanlık gözler zihninden çıkmıyordu. "Bilmiyorum... Düştüğümü hatırlıyorum. Sen beni nasıl çıkardın oradan?"
Hattın diğer uc
Yorumlar
- Süleyman Kılıç: bunu canın sesi biraz korkutucu yaptı uyanmasaydın
- Kayra kendi: Keşke yirmi dakika daha bekleselerdi çok tehlikeli durum var
- Ramazan Zengin: Bu taş sana iyi gelmeyecek gibi hissediyorum dikkat et
- Ahucannn: Yazık ki bu kasaba kışın gercekten sadece çamur ve borç kokuyor
- Ayla Başar: egeye söyle kenara çekilsin bu fısıldayan ses can sıkıcı görünüyor
- Ece Oral: ya ege toprağın altında kaybolduysa!