21. Bölüm: ¶ SAVAް°

Kendi dünyamda sessiz sedasız geçen dakikalar, hiç tanımadığım bi sesi işitmemle bölündü.
" Pardon..."
Başımı kaldırıp, bakışlarımı sesin sahibine yönelttim. Güneş gözümü alırken seçemediğim yüzünü görmek için, elimle yüzünü kaplayan ışığa engel olmaya çalıştım. Gözlerimi olabildiğince kıssam da yüzünü seçmem pek mümkün olmadı.
Başımı sağa yatırdığımda, karşımdaki çocuk bir adım daha yaklaştı, onda dikkatimi çeken ilk şey elmacık kemiğinin üzerindeki minik gamze oldu, bide kirpikleri…
Kirpikleri o kadar uzundu ki Kehribar rengi gözlerine gölgeler düşüyordu. Bana gülümseyerek” Merhaba!”diyen bu yabancıya onun kadar sıcak karşılayamadım. Güçlükle,“Merhaba…"dedim ama sesim baya soğuktu.
“Az önce lavaboya girerken gördüm seni, yağmurdaçokıslanmışsın- “dediğin de cümlenin devamının nereye gideceğini kestirmeye çalıştım.
Geldi geleli elinde tuttuğu kahve fincanlarından tekini masanın üzerine bıraktı, yoğun karamel kokusunu içime çekerken, yabancı fincanı bana doğru ittirip;“Kahve… kendime kahve yaptırırken sana da alıyım dedim. Hava soğuk, sınırsın biraz… "dedi.
Bir süre, hiç tanımadığım bu yabancıdan gelen iyilik eline nasıl cevap vereceğimi bilmedim. Daha sonra fincanı avuçlarımın arasına alıp, sorarcasına bakan gözlerine,"Teşekkür ederim, hava gerçekten de çok soğuk..."Diyerek yanıt verdim.
Haklıymış, avuçlarımın arasındaki ufacık fincanın sıcaklığı gerçekten de ısınmamı sağladı. Beyaz porseleni dudaklarımın arasına götürüp kahveden bir yudum alacakken tepemde dikilmeye devam eden çocukla bir kez daha göz göze geldim. " Afiyet olsun." Dedi usulca.
Kabasın İnci... Üstelik yaptığın kabalığı çocukla göz göze gelmeden anlayamayacak kadar da vurdumduymazsın. Yanındaki boş sandalyenin sırtına attığım gömleği alıp oturması için yer açtım."Zamanın varsa kahveme eşlik et."Dedim.
Kibar ve anlayışlı olduğu her halinden belli olan bu çocuk, cümlesini sahte gülücüklerle destekleyip şirin görünmek yerine resmi bir dille;” Tabii…”deyip, kahvesini masanın üzerine bırakıp hemen yanımdaki sandalyeye yerleşti.
Az önceki kabalığımın peşine, yabani görünmemek adına, tanışmak için el uzatan kişi ben oldum.
“Tekrardan teşekkür ederim…”
Kendimden emin bir şekilden uzattığım elim anlamadığım bir şekilde cümlemin sonuna doğru titremeye başladı.
Adımı güçlükle söyledim.
“İnci ben.”
El sıkıştığım adam bana göre daha sakindi, beni rahatsız etmemek istediği için olsa gerek elimi uzun uzun tutmak yerine, üstünkörü tokalaşıp kendini tanıttı.
“Savaş.”
Sonrası kısa süreli sessizlik…
Savaş bir süre, işaret parmağını dolu fincanın ağzı kısmında dolaştırdı, kahvesinden aldığı ilk yudumun peşine suratını ekşitip fincanı masanın diğer ucuna doğru iteklerken farkında olmadan kahvemi koklayı verdim.
Mis gibi karamelli kahve kokuyor, üstelik birazcıkta sütlü, yudum yudum ılımaya başlayan kahvemi içerlen, Savaş onun neden beğenmediğini sorguladığımı anlamışçasına;”Şekerli, sütlü, yumuşak kahveleri sevmem-“deyip, sarı gözleriyle masanın diğer ucunda boynu bükük duran kahveyi işaret edip;” Üstelik birde buz gibi olmuş.”Dedikten sonra usulca soluklanıp konuşmaya devam etti.
“Hızlı hazırlasın diye senin kahvenden iki tane sipariş vermiştim. Sanırım kahve konusunda sana güvenmemem lazım.”dedi ve öylece durdu, gözlerini sıkıca yumup kuruyan boğazındaki gıcığı götürmek için öksürmeye başladı.
Beyaz tenine yayılan kızarıklık; utandığı için mi? pot kırdığı için mi? Yoksa sadece öksürdüğü için mi bilmiyorum.
Savaş, az önce açıkça nefret ettiğini dile getirdiği kahvesini bir yudumda kafasına dikip, boş fincanı sertçe masaya bırakırken, bense gülmemek için kendimi zor tuttum.
Biraz sonra, Savaş’ın ağzında“Ne yağmurdu amaaa...Sonbahar yağmurları buralarda çok uzun sürer. Bide çok şiddetli olur.Şemsiyesiz sokağa çıkma, yoksa daha çok ıslanırsın.”Derken duyup duyabileceğim en saçma konu değiştirme cümlesiyle karşı karşıya olduğumun farkındaydım.Yanımda, saatine bakıp;”Benim dolabımda fazladan şemsiye vardı, ders bitimi onu sana vereyim, akşam çıkışta da yağmur görünüyor. Tekrardan ıslanma, bu kez kesin hasta olursun.”Diyen centilmen adama;“Yaaa evet, uzun süren sonhabar yağmurlarıyla az önce tanıştım.”Deyip gülümseyerek, son derece nazik ve bir o kadar düşünceli görünen çocuğa;“Ama merak etme kolay kolay hasta olmam.”Dedim.
Savaşla aynı bölümde okuyormuşuz, o eğitimin üçüncü senesinde. Zaman zaman bölümle zaman zamanda hocalarla ilgili uzun uzun konuştuk. Bana bölümün en zorlu hocalarının dersinden geçmem için yardım edeceğini bile söyledi. Ne kadarda yardımsever demi(!)
Savaş, kendisiyle ilgili çok bir şey söylememiş olsa da aslen İstanbullu olduğunu, bölümü aile zoruyla okumak zorunda kaldığını, aslında Tarih tutkunu olduğunu bu sohbetimizde öğrendim.
" Gülüyorum diye yanlış anlama lütfen, ama Mimarlık ve Tarih çok farklı alanlar biraz keskin seçimde bulunmuşsun sanki."dediğimde Savaş, mahcup bir yüz ifadesiyle;" Çok alakasız olduğunun bende farkındayım. Üzücü ama bazen, bizim yerimize başkaları karar verebiliyor.”Dedi.
İşte o an Savaş’ın fedakâr birisi olduğu hissine kapıldım, ya da ailesini mutlu etmek için kendi hayallerinden vaz geçen bir aptal.
Savaş tek çocuk muş, benim üç kardeş olduğumu duyduğunda kısa süreli şok yaşadı, hele hele ortancı çocuk olduğumu öğrendiğinde yalan söylediğimi ima etti,” Yalan söylüyorsun, evin en küçüğü olduğuna kalıbımı basarım.”derken,mümkün olsa kendisiyle iddiaya girecek gibiydi.
Ona cevap olarak kardeşlerimle üçümüzün olduğu fotoğrafı göstermeyi tercih ettim. Savaş telefonumu eline alıp ekranı Tunçta sabitleyip, inanmaz gözlerle;“Ciddi olamazsın, abin mi var?”diye sordu.
Başımı iki yana sallayıp; “Hayır.”Dedim. Sonra sağ baştan başlayıp kardeşlerimi tanıttım.” Ablam Zümrüt, Ben ve en küçüğümüz Tunç ”
Savaş fotoğrafları birer birer yana kaydırıp Tunçla ikimizin geçen yaz çekildiğimiz fotoğrafta durup;” En küçüğünüz gerçekten de en küçüğünüzmüş.”Derken dalga geçtiği kişinin ben olduğunun farkındaydım.
Geçtiğimiz yaz, sadece birkaç ay içerisinden küçük kardeşim boy atıp neredeyse iki katım oldu, kız arkadaşı olan ablalarını darlayıp sürekli para isteyen gerçek bir ergen, üstelik seneye oda üniversiteli olacak.
Savaş telefonumun ekranını kapatıp masanın üzerine bırakırken, aramızdaki bağı anlamak ya da sevgilim olup olmadığını tespit etmek istercesine;” Eminim erkek arkadaşlarından nefret etmiştir.”Dedi.
Usulca gülüm telefonumu çantamın içine koyarken; “Yaa… yaaaa çooook kıskanır.” Derken, Sarp'la biz ayrıldıktan sonra da devam eden arkadaşlıklarını düşünmemeye çalıştım.
Savaş'la geçen birkaç saatlik süre içerisinde hemen hemen her konudan konuştuk; doğa, ağaçlar, belgeseller, diziler, filmler, hayvanlar ve daha pek çoğu…
Savaş, kardeşsiz büyümüş birine nazaran oldukça sevgi dolu, paylaşımcı ve bi o kadar da anlayışlı. Son derece kültürlü, hemen hemen her konuda bilgisi var ancak asla kibirli değil, alçak gönüllü ve öğrenmeye açık bir yapıya sahip.
Savaş, kahvesini şekersiz içen karanlık tiplerden, en sevdiği mevsim yaz, en sevdiği yemek kulağa garip gelecek ama mantı, uğurlu rakamıysa 5…
Konuşmamız, bir şekilde dönüp burçlara gelmişti ki, karşımdaki ilgi çekici adam alakasızca"Gözlerini altında siyah siyah lekeler var. Tam buralarda."Deyip işaret parmağını sağ göz pınarlarıma bastırıp göz çukuru boyunca hareket ettirdi.
Temastan nefret eden biri olmama rağmen uslu uslu oturup Savaş’ın göz çukurlarımdaki rimel kalıntılarını temizlemesin bekledim.
İtiraf etmesi çok zor ama Savaş’ın dokunuşundan, yüzümde gezinen parmak uçlarından hiç rahatsızlık duymadım, aksine hoşuma gitti. Gözlerimi kapatıp parmak uçlarının kirpiklerimin üzerindeki hareketlerini hissetmeye koyuldum, rimel kalıntılarının çoktan temizlendiğine dahası yüzümde leke dahi olmadığına eminim yine de tepki göstermedim, geri çekilmedim öylece bekledim.
Annem başıma masaj yaparken; “Parmak uçları huzurun anahtarıdır.” Derdi hep. Onun bu lafını şimdiye dek hiç anlayamamışım. Annem haklıymış… Savaş’ın, parmak uçları, elmacık kemiğim üzerinde daireler çizerken annemin huzurdan kast