9. Bölüm : ¶ YEŞİLİN EN GÜZEL TONU°°°

Daha önce, hayatınızda, hiç eksikliğini hissettiğiniz şeyler oldu mu?
Peki, böyle hissetmenize sebep olan şeyi tespit edemediğiniz oldu mu?
Köşebaşını dönerken gözleriniz hiç geride kalan sokağa, birini görebilme umuduyla baktın mı?
Peki ya, bu gerçek değil, halüsinasyon görüyorum dediğiniz oldu mu?
Benim olmamıştı, bu sabaha kadar…
Bu sabah, yurttan çıkıp fakülteye gidene dek geçtiğim tüm sokaklara dikkatlice baktım. Kaldırımda yürüyen, katinde çay sırası bekleyen, arkadaşlarıyla sohbet eden, öğle yemeğinde ne yiyeceğine kadar vermeye çalışan, Tanımadığım, adını bile bilmediğim, yüzünü hatırlamakta zorlandığım o çocuğa biraz olsun benzeyen herkese dikkatle baktım.
Yani, neredeyse tüm okula...
Yok, görmeyi umut ettiğim aradığım kişi hiçbir yerde yok. Bugünün, dünde daha ilginç geçeceğine neredeyse emindim, yeni arkadaşlarımla çılgınlar gibi eğlenip gülecektim. Ama şu an huysuz bir çocuk misali bunun tam aksini yapıyorum. Olur olmadık yerlerde durgunlaşıp onu arıyorum.
Öğle arasından önceki son ders biter bitmez kendimi amfinin dışına attım. Hava bugün düne göre daha soğuk, gökyüzü karanlık, birazcık ta kasvetli. Sorun değil, yağmurlu, soğuk havaları seven nadir insanlardan birisiyim.
En yakın arkadaşımla bu özelliğimizde benzerlik gösteriyor. Rüyada benim gibi; soğuk, buhranlı havaları seviyormuş ama iş ıslanmaya geldiğinde kaçacak delik arayanlardan.
Ben hafiften çiselemeye başlayan yağmurdan kaçınmak yerine aylak aylak yürürken Rüya koluma girip beni kafeteryanın girişine doğru sürüklerken,” İnci, hızlan biraz, bu kadar yavaş yürürsen ıslanırız.” dedi.
Kolumu çekip arkadaşımdan birkaç adım uzaklaşıp; “O kadar hızlı yürüyemem, sen önden gidip siparişleri ver. Ben hemen geliyorum.”Dedim.
Aslında yürüyebilirdim ama nedense olduğum yerden kıpırdamak istemedim, içimden bir ses, burada durmamı söyledi. Kaldırımın üzerinde öylece durup, Rüya’nın, elindeki defterleri başına siper edip, koşar adım kafeteryanın olduğu binaya girişini izledim.
Hava yağmurun etkisiyle daha da serinledi, bahçenin tamamını kaplayan ağaçların yaprakları bugün daha turuncu, zemindeki çukurlukların içini yağmur damlalar doldurmuş. Az ilerideki minik gölcükten ufacık bir kedi su içiyor, bahçede kimse kalmadı ve en güzeli, gürültüden eser yok.
Yoktu, arkamdan birisi seslenene kadar.” Tek başına, burada ne yapıyorsun?” Yavru kediyi izlemeye o kadar dalmışım ki, hemen sağımdan gelen sesin etkisiyle olduğum yerde zıpladım. Benim paniğimin aksine yanımdaki kişi oldukça sakindi, Simge beni sakinleştirmek için kolumdan tutup, usulca;” Pardon, korkuttum mu? Aslında baya sesli gelmiştim…” dedi.
Simge’nin ela gözleri endişeyle beni taradı, onun rahatlatmak için önce derince nefes aldım, ardında kolumu tutan elini sıkıp,“Dalmışım, geldiğini duymadım Simge. Biraz korktum ama şimdi daha iyiyim.”Dedim.
Karşımdaki kızın suratına yayılan kaygı dolu ifade benim konuşmamla dağıldı. Az önce endişeyle kolumu tutan eli şimdi çantasının sapını kavrıyordu. Başımla kızıl sıvalı binayı işaret edip,” Seninkiler az önce kafeteryaya girdi.”Dedim.
Bu, kibarca beni yalnız bırak demekti ancak Simge göz ucuyla binaya bakıp bana döndü. İncecik dudakları yukarı doğru kıvrılıp en içten gülümsemesiyle bana bakarken, onun yanımda kalmak istediğini daha doğrusu diğerleriyle takılmak yerine bizimle arkadaşlık kurmak istediğini anladım. Onun bu tatlı hallerine kayıtsız kalamayıp;“Çok acıktım, Rüya sipariş vermeye gitti. İşin yoksa bize katıl, öğle yemeğini beraber yiyelim.”Teklifinde bulundum. Karşımdaki kız, teklifimi hiç düşünmeden yanıtladı.
“Olur.”
Simge’nin, yüzüne yayılan kızarıklık çillerini kapatamazken cevabını tekrarladı,” Olur.”
Arkadaş bulmak için aceleci davranmıyorum, kader bu görevi benim yerime üstlenip onları karşıma çıkarıyor. Simge tatlı bir kız; pürüzsüz cildi, bebeksi suratı, burnunun üzerindeki yara iziyle o kadar sevimli görünüyor ki. Gülerken saçlarıyla aynı renge boyanan kızarık
yanaklarıysa güzelliğine güzellik katıyor.
Ancak yalan söyleyeyim, bu bebeksi suratına ek oldukça da kadınsı, yani en azından vücudu öyle. Hatları Rüya kadar dikkat çekici değil, ama güzel mi gayet güzel. Boyu da Rüya kadar uzun değil, benim kadar kısada değil, Simge’nin boyu ortalama genç kız boylarında.
İki yeni dost ortak özelliklerimizi tespit etmeye çalışıp, kendimizden bahsederken, kafeteryaya açılan masif ahşap kapıdan geçtik. Simge, bana İstanbullu olduğundan, ailesinin hala orada yaşadığından abilerinden, ablalarından kısaca bahsederken, bende göz ucuyla kafeteryaya baktım.
Kafeteryanın yeme-içme kısmı düne göre daha kalabalıktı; kalabalık, havasız, oldukça da gürültülüydü, insan selinin bir kısmı çıkışa doğru yürürken diğer kısmı kendine oturacak yer arıyordu. Bütün masalar doluydu her tarafa dikkatle bakmış olmama rağmen Rüyayı göremedim.
Simge’nin lafını kesip, Rüyayı görüp görmediğini soracakken, annesinin birkaç yıl önce vefat ettiğini söylemesiyle donup kaldım. Bakışlarımı kafeteryadan çekip yanımda duran genç kıza çevirirken, dakikalardır annemden bahsettiğim için kendime kızdım.
Bendeki pişmanlığa karşım Simge gayet sakin görünüyordu, gözleri hüzün dolu bakıyordu ama alışmış gibiydi de. Yutkunup özdür dilemeye hazırlanırken Simge omuzumdan tutup beni sarstı.
”Yapma, şöyle bakma İnci. Üzülesin diye söylemedim, yıllar geçti, onun yokluğuna alıştım. Sen ablan ve annenden bahsederken eskilere gittim. Bizde sizin gibiydik.”Dediğinde, yüreğime yumruk yemiş gibi oldum.
“Ciddiyim İnci, şöyle bakmayı kes! Mutlu anne- kız anılarını dinlemek beni sandığının aksine sevindiyor.”Deyip gülümseyerek başını sağa kafeteryanın olduğu yöne çevirdi.
Simge'nin yüzüne inen ciddiyet içimdeki pişmanlığı körükledi. Hatamı telefi etmek için arkadaşıma yaklaşmıştım ki, Simgenin bebeksi suratı aydınlandı, bana yaklaşıp muzip bir ses tonuyla,” Çabuk baktığım yöne bak.”Dedi.
Söylediğini yapmak yerine anı anını tutmayan arkadaşıma bakmaya devam ettim. Simge, işaret ettiği yöne bakmaya devam ederken, gülmemek için kastığı dudaklarını aralayıp tekrardan konuştu.” Sence de gözlerimizin rengi çok benzemiyor mu? Sanki, onun gözleri biraz daha koyu yeşile çalıyor.”
Simge’nin lafları beynimin içinde tekrar ve tekrar dönüp dururken, hücrelerime hücum eden korkunun kaynağını anlamaya çalıştım. İçimden, ‘Kafanın içindeki sese kulak asma İnci, dünya nüfusunun yarıdan çoğu renkli gözlü.’ Diye geçirirken, geçen her saniyede arkadaşımın övgüleri katlanarak artıyordu.
Eminim söz ettiği kişi bir başkasıdır, fakültedeki tek renkli gözlü çocuk o değil ya!
İmkânsız…imkânsız…
Simge’nin hayran dolu gözlerle onsan bahsediyor olması mümkün değil...
O tanıdık koku burnuma çalınmamış olsa, bir yolunu bulup imkânsız olduğuna kendimi inandırırdım. Ancak başaramadım…
Yabancılamadığım, kaynağını tespit edemediğim o misk kokusu buram buram yaklaşırken, başım istemsizce o yöne çevirdi.
DEVAM EDECEK
_____________________
BÖLÜM SONU...
Selam, bu bölüm Simgeyi daha yakından tanıdık, a tabi İNCİ'nin duygularını da daha çok gözlemlemiş olduk...
Peki bir kaç bölümdür bahsi geçen çocuğu merak ettiniz mi???