Tek bölüm
Karanlık, Karadeniz’in üzerine tıkız bir sis kütlesi gibi çökmüştü. Dalgalar, Fırtına Deresi’nin vadi boyunca uzanan dik kayalıklarına çekiç gibi vuruyor, çıkan rüzgâr eski bir konağın ahşap panjurlarını ritmik bir gıcırtıyla sarsıyordu. On yıldır ayak basmadığı baba evinin salonda duran Selim, mum ışığının titrek alevinde duvarda asılı duran pirinç gömülü, paslı köstekli saate bakıyordu. Gece yarısına sadece beş dakika vardı.
Selim, üç gün önce babasının ani ölüm haberini aldığında İstanbul’daki mimarlık bürosunu arka plana atıp karlı yolları aşarak buraya gelmişti. Ancak vasiyetname her zamanki avukat görüşmelerine benzemiyordu. Babası Kenan Bey, arkasında sadece tek bir kağıt ve kilitli bir çelik sandık bırakmıştı. Kağıtta tek bir cümle yazılıydı: “Saat yediği darbeyi unutmaz, ahşap da üzerine düşen kanı.”
Kayıp Anıların Sesi
Tam 24:00’te konağın devasa guguklu saati tok bir sesle çalmaya başladı. Her vuruşta, ahşap taban tahtalarının altından hafif bir titreşim yükseliyordu. Altıncı vuruşta salonun ortasındaki antik meşe masanın üzerindeki gaz lambası ansızın söndü. Zifiri karanlığın içinde yalnızca dışarıdaki şimşeklerin çaktığı anlarda parlayan çatı katı pencerelerinin silüeti kalmıştı.
Selim, cebinden çıkardığı pirinç anahtarla köşedeki sandığa doğru ilerledi. Anahtar deliğe oturduğunda duyulan metalik ses, sanki yıllardır saklanan bir sırrın mührünü kırıyordu. Sandığın kapağı ağır ağır kalktı. İçinde sargı bezlerine sarılmış eski bir harita, fildişi saplı bir kama ve üzeri tozlanmış bir ses kayıt cihazı vardı.
Cihazın "play" tuşuna bastığında, bandın cızırtılı sesi odayı doldurdu. Babasının titrek ama kararlı sesi duyuldu:
"Selim, eğer bu kaydı dinliyorsan, ben artık orada değilim demektir. Konağın altına inşa ettiğimiz o odayı hiç sormadın. Ama babanın neden bir ömür bu dağ köyünden dışarı çıkamadığını anlaman için o merdivenlerden inmen gerek. Derenin altındaki tünel, sadece suyu değil, ailemizin kaderini de taşıyor."
Vadi altındaki Gerçek
Kayıt bittiğinde Selim hiç tereddüt etmedi. Kütüphanenin arkasındaki gizli bölmeyi açan gizli kolu çekti. Aşağıya doğru inen taş merdivenler, nemli ve yosun kokan bir soğukluğa açılıyordu. Elindeki el fenerinin cılız ışığı, duvarlardaki taş işçiliğini aydınlatıyordu. Bunlar basit bir mahzen duvarı değil, 19. yüzyıldan kalma eski bir su kemerinin kalıntılarıydı.
Tünelin sonundaki demir kapıyı ittiğinde karşısına çıkan manzara karşısında donakaldı. Oda, onlarca çalışma masası, karmaşık mimari çizimler ve derenin debisini ölçecek devasa dişli mekanizmalarıyla doluydu. Babası bir mühendis değildi; en azından Selim onu öyle tanımıyordu. Fakat burası, Karadeniz’in altından geçen ve haritalarda asla yer almayan devasa bir yeraltı su deposunun kumanda merkeziydi.
Masanın tam ortasında parıldayan şey ise cam bir fanusun içine gizlenmiş, derenin akıntısıyla kendi kendine dönen bronz bir çark mekanizmasıydı. Mekanizmanın üzerinde küçük bir plakada Selim’in kendi el yazısıyla yazılmış eski bir tarih duruyordu: 12 Ekim 2014 — annesinin kaybolduğu gün.
Selim, babasının yıllardır annesini aramak için değil, annesinin kaza gecesi derenin altında keşfettiği bu devasa yeraltı sistemini çalışır durumda tutmak için kendini eve kapattığını o an anladı. Dışarıdaki fırtına şiddetlenirken, çarkın ritmik dönme sesi Fırtına Deresi’nin uğultusuna karıştı. Selim elini mekanizmaya uzattı; artık kaçma sırası değil, babasından kalan bu gizli mirasın direksiyonuna geçme zamanıydı.