Keşfet

1.Bölüm: Lal Şehrin Feryadı.

Katil Psikolojisi

1.Bölüm: Lal Şehrin Feryadı.

Dolunay ışığı sokaklara hafifçe vuruyordu. Lambalarla süslenmiş eski Beşiktaş sokaklarının birinde yürüyordum. Kaldırımlar, yılların bıraktığı izlerle aşınmış; derin çukurlarla dolmuştu. Etraf öyle bir sessizliğe hakimdi ki, sanki koskoca İstanbul lal bir çocuktu. Yıllardır bu şehrin ne fırtınasına ne de sükûnetine alışabilmiştim. Bir şehir kan kusar mıydı? Yüreğinde sakladığı yaralılar uğruna feryat eder miydi?

Bu sessizlik kıyametinin içinde hazin ve yavaş adımlarla yürüyordum. Geçmişten kalan bir refleks işte; ellerimi ceplerime gömmüş, kapüşonumu başıma geçirmiştim. Onca zaman geçti, ne bu koyu tonlardan ne de o eski alışkanlıklardan vazgeçebildim. Fazlasıyla ironik değil mi? Şu an bir katil, size en sıradan alışkanlıklarını anlatıyor.

Kendi içimde düşüncelere dalmışken havanın giderek ağırlaştığını fark ettim. Muhtemelen gece rüzgârlı olacaktı. İhtimallerimi bir kenara bırakıp gözlerimi, yeni vardığım parka çevirdim. Tuhaftı; diğer zamanlara kıyasla burası tamamen kimsesizdi. Bu garipliğin içinde boğulurken bakışlarım, eski bir banka takıldı. Epey yıpranmış olmasına rağmen yakın zamanda elden geçirilmiş, muhtemelen birkaç hafta önce tekrar boyanmıştı. Nedensiz bir istekle banka yöneldim. Üstünün tozlu olup olmadığını kontrol ettikten sonra yavaşça oturdum. Ellerimi enseme kavuşturup başımı geriye yasladım ve gökyüzünü izlemeye başladım. Bugün fazlasıyla işkillendiriciydi; artık içimi bir huzursuzluk sarmaya başlamıştı. Bu saatlerde komşumuzun kızları dershaneden dönmüş olurdu. Sesli, enerjik çocuklardı. Dönselerdi seslerini duymaz mıydım?

Kafamda sorularla cebelleşirken gözlerim hafiften kapanmaya başladı. 'Dışarıda uyumak tehlikeli değil mi?' diye sorarsanız; benim için değil. Zaman beni çürüte çürüte geliştirmişti. Kendi kendime kurduğum bu özgüven dolu cümleler ve zihnimi kurcalayan kargaşa dolu sorularla, İstanbul'un o ağır uykusuna teslim oldum.

Uykunun en derin noktasında, o çiğ ve ağlamaklı bağırışlar parçaladı zihnimi.

'Yalvarırım dokunma!', 'Hayır, istemiyorum, yapma!'

Sesler, bir kırbaç gibi patladı beynimde. Birden fırladım. Birkaç bina ötede yaşayan Üsteğmen Tufan’ın kızının sesiydi bu... Daha on yedisinde, uslu ama bir o kadar hırçın bir kız. Sesini daha önce hiç bu perdede, bu kadar çaresiz duymamıştım. Göğsüm hırsla inip kalkarken, seri ve büyük adımlarla sesin geldiği o karanlık çıkmaza koştum. Vardığımda, o aşağılık itin yüzündeki o midesiz, o leş gülümsemeyle kıza doğru sokulduğunu gördüm. Küçük hanım beni karanlığın içinden fırlamış bir gölge gibi görünce nefesini tuttu, çığlıkları kesildi ama gözlerindeki o saf dehşet yerini bir nebze olsun sığınağa bıraktı. O haykırışların arasında zihnime bir chivi gibi çakılan tek şey, adamın o midesiz sözleri oldu:

'Küçük olabilirsin ama tam ağzıma layıksın.'

O an beynimin içinde bir şey koptu. Gerisi tam bir kapkara muamma...

Kontrol kayıplarını bile elimden geldiğince idare etmeye çalışan bir adamım; her ne kadar kendimi tamamen durduramasam da olup bitenlerin çoğunu hatırlıyorum. Yerde bulduğum boş bir alkol şişesini, tüm gücümle o şeref yoksununun kafasında patlattım. Camın kırılma sesiyle birlikte herif hem darbenin hem de alkolün etkisiyle acı içinde geriye savrularak çamura belendi. Onu tekmeleyerek bir kenara itip kızın yanına çöktüm, durumunu kontrol ettim. Üstü başı hafif dağılmış, itiş kakış yüzünden derisinde çizikler oluşmuştu. İyi ki zamanında yetişmiştim. Ama ya gecikmiş olsaydım? Bu düşünce bile nefesimi kesmeye yetti. Keşke bu haysiyetsizi daha yolun en başında yakalasaydım. Alara'nın zihninde, bu olaydan kurtulsa bile ömür boyu kapanmayacak çatlaklar kalacaktı. Hiçbir zaman Adem evladını anlamayacağım. İnsan hiç mi kendi evladını düşünmezdi? Hiç mi haysiyet, onur sahibi olmazdı? Olmuyormuş işte. Alara'nın güvende olduğundan emin olduktan sonra, beni gördüğünü kimseye söylememesi için onu o buz gibi, sert sesimle uyararak evine yolladım.

Artık o nekrotik ile tamamen yalnızdık. Sokak bizimdi, gece ise benim.

Gözüm tamamen dönmüştü. Yanına yanaşıp ensesinden tuttuğum gibi var gücümle duvara çarptım; betonun kemikle buluştuğu o kuru, çatlama sesi bile içimdeki o vahşi öfkeyle yanan hayvanı dindirmeye yetmiyordu. Mutajen bozuntusunun aldığı o soluk nefes bile sinir uçlarıma batıyordu. Az önce kafasında parçaladığım şişenin en keskin, en sivri parçasını yerden kaptığım gibi şahdamarına saplarcasına dayadım. Soğuk cam kırığını teninde hissedince, o az önceki "cesur" zorba gitti, yerine leş bir zavallı geldi.

'Çoluk çocuğum var', 'Bir hata yaptım affet', 'Aileme bağışla', 'Kulun köpeğin olurum...'

Ağzından dökülen o zırvalıklar midemi bulandırıyordu. Farkında olmadan dudaklarımdan dökülen o çiğ ve tiz sesi durduramıyordum. Kendi kahkaham kulaklarımı tırmalıyor, beynimin içinde yankılanıyordu. Kontrolümü kaybetmemiştim; boğazımdan yükselen şey bir neşe değil, içimde benim bile tanımlayamadığım bir sesti. Derin kahkahalarla gülerken şu cümleler döküldü ağzımdan:

"Ah, ahmak insanoğlu... İş kendi canına, kendi leş tenine gelince nasıl da dize geliyor, nasıl da küçülüyordu."

Karşımda haşere gibi ezilişine bakarak karanlık bir hazla belli belirsiz bir gülümseme kondu yüzüme. O an kendimi dizginlemekle, onu orada deşmek arasındaki o ince çizgideydim. Daha fazla bu parazitin sesine tahammül edemedim. Bilincim bir anlığına tamamen karardı ve hatırladığım son şey, yüzüme fışkıran o sıcak, yoğun kan oldu.

Gözlerimi yeniden açtığımda artık o sokakta değildik. Beşiktaş’ın o tekinsiz, terk edilmiş binalarından birinin altında, o gün yüzü görmeyen gizli sığınağımdaydım. Burası benim mezbahamdı. Bu asalak bedeni o çamurlu sokaktan buraya kadar nasıl taşıdığımı, o yokuşları nasıl tırmandığımı hatırlamıyordum; zihnim o vahşi hayvanın pençesindeyken bedenim bir gölge gibi, kusursuzca halletmişti her şeyi.

Sığınaktaki metal masaya sımsıkı zincirlenmiş bedeni, aldığım ağır darbelerin etkisiyle yeni yeni kendinden geçip ayılıyordu. Yüzüme sıçrayan ve artık kurumaya yüz tutan o sıcak kan, zihnimdeki son insani kırıntıyı da yakıp geçmişti. Artık bir adam değildim; ben bu şehrin karanlığından beslenen, vicdanını çoktan asitte eritmiş bir canavardım. O parazitin masada korkuyla sarsılan, nefes almaya çalışan bedenine bakarken içimdeki o vahşi hayvanın hırıltısını duyabiliordum. Kontrol bende değildi, kontrol bizzat o saf, çiğ öfkedeydi!

Onu parçalarına ayırırken, sanki bir eti değil de bu şehrin yıllanmış tüm günahlarını hırsla kesip atıyordum. Kemiklerinin o kuru çatırdayışı, İstanbul’un o lal sessizliğinde duyduğum en dürüst, en rahatlatıcı sesti. Bir cellat iştahıyla, etini kemiğinden ayırdım o mikroorganizmanın. Hiçbir iz, hiçbir hatıra, hatta tek bir hücre bile kalmamalıydı ondan geriye! Hazırladığım asit küveti, bir cehennem ağzı gibi açılmış, o iğrenç varlığı yutmayı bekliyordu. Parçaları o yakıcı, fokurdayan sıvının içine bıraktığımda çıkan o geniz yakan duman, bu aşağılık ruhun dünyadan yükselen son feryadıydı. Asit onu eritip bitirirken, ben sadece o fokurtunun içinde ruhumun bir katman daha karardığını, o vahşi hazzın damarlarımda gezindiğini hissettim.

İşim bittiğinde sığınak, sanki az önce orada vahşi bir cinayet işlenmemiş de kutsal bir ayin yapılmış gibi durgundu. Hemen parka geri döndüm. O midesiz itin temas ettiği, kanının damladığı her kaldırım taşını hırsla, parmak uçlarım kanayana kadar sildim. Ama yetmiyordu, içimdeki o kirlilik hissi geçmiyordu! Bu pisliğe dokunan ne varsa; o bezler, o kaplar, hatta o an üzerimde olan ve o leş kokusunu emen her şey imha edilmeliydi. Bir kibrit çaktım. Alevler sığınaktaki o kirlenmiş yığını yalarken, ateşin sıcaklığı yüzümdeki kanı kurumuş deriyi geriyordu.

En sonunda sığınağa döndüm. Küvetin dibinde, o adamdan geriye kalan tek şeyi; o simsiyah, kimyasal ve yoğun kalıntıyı ısıya dayanıklı bir kaba doldurdum. Sahilin ucuna, denizin o dipsiz, siyah karanlığına yürüdüm. Kabı eğdim. Boğaz’ın o hırçın, girdaplı akıntısı o günah katranını hızla yutup derinliklerine çekerken, İstanbul’un o güzel ruhu sanki gülümsedi. Sokak artık temizdi, şehir derin bir n

Yorumlar

  • Damla Pınar: Duvara çarpınca içimin yağları eridi o kemik sesi vallahi billahi kulağıma geldi o...çocuğu
  • Emir Polat Yüksel: Kız için söylüyorum, maalesef gençlerin çoğu çok kendinden emin ve pervasız
  • Emir Polat Yüksel: Yani alara`nın başına gelen bir ömür asla çıkmayacak zaten yani kurtulmuş sayılmaz onu demeye çalıştım belki bir ömür yaşayan bir ölü gibi olacak
  • F. İsimova: Neyin olduğunu zannetmiyorsunuz?
  • Aylin Alkan: Alarayı kurtardın ama sonra bu olduğunu zannetmiyorum
  • F. İsimova: Hangi kısma hitaben yazdiniz bilmiyorum ama gözlemlediğim insanlara nazaran yaziyorum ve insanlar bazen tehlikeyle iç içe, yan yana olsalarda farkinda olamayabilirler
  • Ayla Malkoç: sen bu tehlikelerin arasındayken farkında olmalısın ki
  • ..: bu paragraf neden bu kadar doğru