5. BÖLÜM
Üç Gün Sonra...
Güneş’in kaybolmasının üzerinden sekiz gün geçmişti. Resmen bir hafta artı bir gündür Güneş’i görmemiştim. Bizim mahalleden sonraki dört mahalleyi de aramış ama onu bulamamıştım.
Şu an okuldaydım, dersim bitmişti. Ancak hocamız bize dünyadan gelip geçmiş en önemli ve tanınan saz ustalarını bulup sunum yapmamızı söylemişti. O yüzden kütüphaneye gelmiş, kitapları inceliyordum. Konservatuvar okuduğum için kütüphanenin ayrı bir bölümüne sadece müzik ile ilgili kitaplar konmuştu; ben de orada işimi hallediyordum. Hoca, gerçekten araştırıp araştırmadığımızı anlamak için internete bakmamıza izin vermemiş, kitaplardan yardım almamızı istemişti. Gerçekten anlam veremiyordum, bu hocalar neden böyleydi? Anlamak zordu doğrusu.
Her neyse, bu yüzden eve geç gidecektim; bir de bu sefer başka bir mahalleden geçecektim, bu da daha da geç kalmama neden olacaktı. Of, gerçekten her şey üst üste geliyormuş gibi hissediyordum. Beni bu durumdan çıkaracak kimse yok muydu? İnternetsiz olduğu için araştırma ödevim bayağı uzun sürmüştü. Kütüphanede benden başka öğrenciler de vardı ama onlar başka sınıflardandı ve konuları farklıydı; bu yüzden onlar yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Onlar çıkalı on beş dakika olmuştu, benim de işim bitince eşyalarımı toplamaya başladım.
Gerçekten yorgun hissediyordum, eve bir an önce gitmek istiyordum ama önce bir sonraki mahalleyi gezmem lazımdı. Mahallenin başına gelmiştim bile. Yürümeye devam ettim, gözüm her yerdeydi. O sırada bir bakkalın önünde büyük bir kalabalık gördüm. Aslında çok yorgundum ama bu kalabalığın sebebini merak etmiştim. Kalabalığa doğru yürüdüm; bakkal sahibi elini başına koymuş kara kara düşünüyordu. İnsanlar aralarında konuşuyor, adamı sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Ne konuştuklarını tam anlayamayınca yanımdaki bir hanımefendiye sordum:
“Bir şey sorabilir miyim? Tam olarak neler olmuş burada?”
“Bakkalcıyı soymuşlar. Adam kimin çaldığını görmemiş, o yüzden elinden bir şey gelmiyor. Biz de onu sakinleştirmeye çalışıyoruz.”
“Anladım, geçmiş olsun.”
Duyduğuma gerçekten üzülmüştüm. Tam arkamı dönüp gidecektim ki aklıma bir şey geldi ve hemen amcanın yanına gittim:
“Amca merhaba, geçmiş olsun. Durumuna üzüldüm ama bir şey soracağım; senin bakkalında sokağı çeken bir kamera falan yok mu?”
Adam sanki bir anda aydınlanmış gibi yüzüme baktı ve heyecanla ayağa kalktı:
“Hay yaşa kızım! Seni Allah gönderdi buraya. Nasıl da aklıma gelmedi? Tabii ki var, daha geçen gün taktırmıştım kamerayı. Hemen polisi arayayım da gelip baksınlar.”
Kalabalık sevinmiş, dağılmaya başlamıştı. Bakkalcı amca polisi ararken ben tam gidecektim ki beni bırakmadı:
“Kızım valla çok sağ ol, hatırlatmasan kamera olduğu hiç aklıma gelmeyecekti. Hadi gel, polisler gelene kadar sana bir çay söyleyeyim.”
“Amcacığım çok sağ ol ama eve gitmem lazım. Bir dahakine uğrar, içerim çayını.”
“Yok yok, gel şimdi içelim. Hem ben bunlardan anlamam, polisler gelince bana yardımcı olursun. Hadi kızım, kırma bu amcanı.”
Amca o kadar ısrarcı ve tatlıydı ki kıramadım. Amcaya onay verdikten sonra içeri girdik. O çay söylerken ben de anneme mesaj atıp geç geleceğimi haber verdim. Çaylar gelmişti; amcayla gülüşerek içerken polisler içeri girdi. Kenara çekilip onlara yol verdim. Amca olan biteni anlatıp onları kameralara yönlendirdi. Polisler bilgisayarı açıp kayıtları incelerken ben de çayımı yudumluyor, bir yandan da ekrana bakıyordum. Artık bana ihtiyaç kalmadığını düşünüp vedalaşacaktım ki ekranda bir şey takıldı gözüme:
“Bir dakika, bir dakika! Rica etsem biraz geri alır mısınız lütfen?”
“Tabii, buyurun.”
“Bu... Bu o! Bu Güneş! Bu benim köpeğim!”
Evet, Güneş’i görmüştüm! Bu benim dostumdu ama burada ne işi vardı? Bu soruların cevabını bulacaktım ama önce bakkalcı amcadan bir bilgi almam lazımdı:
“Amca, bu mahallenin diğer bölümlerini gösteren başka kamera var mı?”
“Valla kızım pek hatırlamıyorum ama üç dükkan yukarıda bir apartman var, onda vardı sanki. İstersen ona bak; apartman sahibine sorman lazım, o da üçüncü dairede oturuyor.”
“Tamam amca, çok sağ ol. Tekrardan geçmiş olsun!”
Bakkaldan hızla çıktım. Evet, bu oydu! “Buldum seni kızım, buldum! Bekle beni...” diye fısıldadım. Heyecanla apartmana gelip üçüncü dairenin kapısını çaldım. Kapı açılınca karşımda bir teyze gördüm:
“Hayırlı günler teyzecim. Kusura bakmayın rahatsız ediyorum ama bir yardıma ihtiyacım var.”
“Merhaba kızım, tabii yardım ederim. Ne istemiştin?”
Durumu, bakkaldaki hırsızlık olayını ve kamerada köpeğimi gördüğümü uzun uzun anlattım. Teyze üzülmüştü ama bir sorun vardı:
“Çok üzüldüm kızım ama binanın kamerasını kafama göre gösteremem. Önce yetkili kişilerin olması lazım.
O an moralim bozuldu ama pes etmedim. Anneme anlatırsam bir yolunu bulurduk. Teyzeye teşekkür edip binadan ayrıldım. Eve vardığımda anneme müjdeyi verdim:
“Anne onu buldum! Güneş’i buldum!”
Annemi salona oturtup her şeyi anlattım. Karar verdik; karakola gidip yardım isteyecektik. Karakoldaki polisler bize, “İzin almamız lazım, yarın size haber veririz,” dediler. O gece heyecandan uyuyamadım; ya onay çıkmazsa? Ama sabah telefon gelince dünyalar benim oldu: Onay gelmişti!
Polislerle birlikte dün gittiğim binaya vardık. Dünkü teyze bizi yine güler yüzle karşıladı. Polisler kayıtları hızlandırıp Güneş’i gördüğüm zaman dilimini açtılar. İzledik, izledik ama... Güneş yoktu.
“Nasıl olur? Bir kere bile olsa görünmeliydi! Eminim dün bakkalın kamerasında gördüm, burada da olması gerekiyordu."
Polisler ellerinden geleni yaptıklarını söyleyip ayrıldılar. Ben hâlâ anlam veremiyordum. Teyzeye başka kamera olup olmadığını sordum ama maalesef yoktu. Hayal kırıklığıyla binadan çıktım. Tam buldum derken nasıl olur da görünmezdi?
Eve vardığımızda kendimi koltuğa attım. Umutlu olduğum tek bir şey vardı: Güneş bu mahallelerdeydi, yani doğru yoldaydım. Onu bulana kadar bu yollardan geçmeye devam edecektim. Düşünceler içinde koltukta uyuyakalmışım.