Keşfet

2. Bölüm - Çatı Katındaki Sandık

Kayıp Saatin Sırrı

Deniz nefesini tuttu.

"Kim var orada?"

Cevap gelmedi.

Sadece rüzgârın çatı kiremitlerine vuran sesi duyuluyordu.

Telefonunun ışığını karanlıkta gezdirdi. Eski koltuklar, kitap kutuları, örümcek ağları...

Kimse yoktu.

Deniz bir adım geri çekildi.

Tam aşağı inecekken cep saati yeniden hareket etti.

Tak.

Deniz elindeki saate baktı.

İbre 03.20'ye ilerlemişti.

"Bu nasıl mümkün?"

Saatin arka kapağını tekrar açtı.

Az önce gördüğü yazının altında yeni bir cümle belirmişti.

"Sandığın altına bak."

Deniz'in kalbi hızlandı.

Yavaşça sandığın yanına çömeldi.

Sandığı kaldırmayı denedi ama çok ağırdı. İki eliyle zorlayarak biraz yana çekti.

Altında eski bir tahta döşeme vardı.

Fakat tahtalardan biri diğerlerinden farklı görünüyordu.

Deniz parmağını kenarına soktu.

Kaldırdı.

Tahtanın altında küçük bir boşluk vardı.

Boşluğun içinde üç şey duruyordu:

Bir anahtar.

Eski bir fotoğraf.

Ve sararmış bir zarf.

Deniz önce fotoğrafı aldı.

Fotoğrafta dört kişi vardı.

Büyükannesi...

Genç bir adam...

Genç bir kadın...

Ve yaklaşık beş yaşlarında bir çocuk.

Deniz fotoğrafa daha dikkatli baktı.

Çocuk ona garip şekilde tanıdık geliyordu.

Fotoğrafı ters çevirdi.

Arkasında tek bir tarih yazıyordu:

17 Eylül 1998

Altında ise bir isim vardı.

"Deniz."

Deniz'in yüzü bembeyaz oldu.

"Benim adım..."

Fotoğrafa tekrar baktı.

"Bu fotoğraf ben doğmadan yıllar önce çekilmiş."

Zarfı açtı.

İçinden tek sayfalık bir mektup çıktı.

Mektubun ilk satırını okuduğunda elleri titremeye başladı.

"Sevgili Deniz, eğer bu mektubu okuyorsan, artık sana anlatamadığım şeyi öğrenmenin zamanı gelmiştir."

Deniz okumaya devam etti.

"O gece olanları annen sana hiçbir zaman anlatmayacak."

Deniz durdu.

Annesi.

Demek annesi bu sırrı biliyordu.

Mektubu okumaya devam etti.

"Sana yıllarca bir çocuğun kaybolduğunu söylediler."

Deniz'in gözleri büyüdü.

"Ama bu doğru değildi."

Bir damla ter alnından aşağı süzüldü.

"Çocuk kaybolmadı."

Bir süre hiçbir şey yazmıyormuş gibi görünen sayfanın altında ikinci bir cümle vardı.

Deniz telefonu yaklaştırdı.

"Çocuk geri geldi."

Deniz'in nefesi kesildi.

Tam o anda aşağıdan bir kapının kapandığını duydu.

GÜM!

Deniz ayağa fırladı.

"Anne?"

Cevap yoktu.

Merdivenlerden hızla aşağı indi.

Salon boştu.

Kapı hâlâ kilitliydi.

Pencereler kapalıydı.

Kimse eve girmemişti.

Deniz geri dönüp merdivenlere baktı.

Sonra cebindeki anahtarı fark etti.

Çatı katından aldığı küçük anahtar...

Anahtarın üzerinde aynı sembol vardı.

İç içe geçmiş iki daire.

Deniz evin içinde bu sembolü daha önce gördüğünü hatırladı.

Duvar saatinin altında.

Hemen saate koştu.

Saatin ahşap çerçevesinin alt kısmında küçük bir kilit vardı.

Anahtarı denedi.

Uydu.

Klik.

Çerçeve yavaşça açıldı.

İçeride küçük bir bölme vardı.

Ve bölmenin içinde...

Bir kaset.

Üzerinde el yazısıyla sadece iki kelime yazıyordu:

"DENİZ'E — 03.17"

Deniz kaseti eline aldı.

Eski teybi bulması uzun sürmedi.

Büyükannesinin odasındaki dolabın içinde hâlâ eski bir kasetçalar vardı.

Kaseti yerleştirdi.

Play tuşuna bastı.

Önce parazit sesi geldi.

Sonra bir kadın konuşmaya başladı.

Deniz o sesi hemen tanıdı.

Büyükannesinin sesiydi.

Ama kayıt çok eskiydi.

"Deniz..."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Bu kaydı dinliyorsan, saat seni bulmuş demektir."

Deniz'in gözleri doldu.

Büyükannesinin sesi titriyordu.

"Ve sana söylemem gereken en önemli şey şu..."

Kasetten bir cızırtı geldi.

Ardından fısıltıyla tek bir cümle duyuldu:

"Sen o gece kaybolan çocuk değilsin."

Deniz'in yüzündeki bütün renk çekildi.

Kaset birkaç saniye daha cızırdadı.

Sonra kayıt kesildi.

Deniz olduğu yerde kaldı.

Çünkü teybin yanında duran cep saati yeniden çalışmaya başlamıştı.

Ve bu kez ibreler ileriye değil...

geriye doğru hareket ediyordu.