Keşfet

11. BÖLÜM — KARANLIĞIN KURDUĞU TUZAK

👑 Kayıp Tacın Varisi

11. BÖLÜM — KARANLIĞIN KURDUĞU TUZAK

Ester, masasındaki mektubu eline alıp yeniden okudu. Lord Cedric'e göndereli bir gün olmuştu. Hâlâ cevap gelmemişti.

Kâğıdı masaya bıraktı. Önündeki isim listesine baktı ama artık tek bir satır bile okuyacak hâli yoktu. Saatlerdir saraydaki soyluları düşünüyor, kime güvenebileceğini anlamaya çalışıyordu. Herkesin bir hesabı vardı ve Ester, kendi hesabını bozmak isteyenlerin kim olduğunu bile bilmiyordu.

Kapı çalındı.

“Gel.”

Tamara içeri girdi. Ester'in önündeki kâğıtları görünce kaşlarını kaldırdı.

“Bunları hâlâ bitiremedin mi?”

“Bitirmekle olmuyor. Bir işe yaramaları da gerekiyor.”

Tamara masanın karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Biraz ara versen?”

Ester ona baktı.

“Sen olsan ara verebilir miydin?”

Tamara cevap vermedi.

“Kan Tacı beni reddetti,” diye devam etti Ester. “Nedenini bilmiyorum. Saraya dönmek istiyorum ama nereden başlayacağımı bile bilmiyorum.”

“Biliyorum, kolay değil.”

“Kolay olmadığını söylemen bir şeyi değiştirmiyor.”

Tamara'nın yüzü gerildi.

“Peki, benden ne istiyorsun?”

“Bir cevap. Taç beni neden reddetti?”

“Bilmiyorum, Ester. Bilseydim söylerdim.”

Ester bir süre ona baktı. Bu cevabı daha önce de duymuştu. Üstelemek istiyordu ama aynı konuşmayı tekrar etmekten de yorulmuştu.

Tamara ayağa kalkacakken yeniden konuştu.

“Başkentten bir haber aldım. Saray çevresinde yabancı adamlar görülmüş. Bazı kişilere sorular soruyorlarmış.”

Ester'in dikkati hemen dağıldı.

“Ne soruyorlar?”

“Bilmiyorum.”

“Beni mi arıyorlar?”

“Bunu da bilmiyorum.”

Ester sandalyesine yaslandı.

“Bir kez olsun bildiğin bir şey söyleyebilecek misin?”

Tamara ona sertçe baktı.

“Ben de senin kadar çok şey öğrenmek istiyorum. Ama bilmediğim şeyler için cevap uyduramam.”

Ester sustu. Tamara kapıya yöneldiğinde onu durdurmadı. Kadın çıkınca masasındaki kâğıtları bir kenara topladı ve yeni bir mektup yazmaya başladı. Bu kez eski kraliyet kayıtlarının incelenmesini istiyordu.

Mektubu mühürleyip kapıda bekleyen hizmetçiye verdi.

“Sabah gönderir misin?”

“Elbette, hanımefendi.”

Ester yeniden pencereye döndü. Bahçe karanlıktı. Bir zamanlar burada durup sarayın hareketli avlusunu izlerdi. Şimdi o günler sanki başka birine aitmiş gibi geliyordu.

Pencereyi kapatıp masasına döndü. En azından beklemekle yetinmeyecekti.

Alaric, kulübesinin önünde atının eyerini düzeltiyordu. Birkaç gündür ormanda yabancı ayak izleri görüyordu. İlk başta önemsememişti ama izler kulübesine yaklaştıkça fikri değişmişti.

Buradan ayrılması gerekiyordu.

Çantasına yiyeceklerini ve haritasını koyduğu sırada patikadan konuşma sesleri geldi. Hemen durdu, atını ağaçların arkasına çekti ve kendisi de kalın bir ağacın gövdesine sığındı.

İki adam kulübeye doğru ilerliyordu.

“Burası mı?” diye sordu biri.

“Evet. Bize burası söylendi.”

“Ya gitmişse?”

“Buluruz. Önce Alaric'i, sonra kardeşlerini.”

Alaric'in çenesi gerildi. Adını duymuştu. Kardeşlerinden de söz etmişlerdi.

Sessizce geri çekilirken ayağının altındaki kuru dal kırıldı.

İki adam sustu.

“Kim var orada?”

Alaric koştu. Atına atlayıp ormanın içine sürdü.

Arkasından gelen bağırışları duyduğunda atını daha da hızlandırdı. Çok geçmeden diğer atların sesleri de duyuldu. Peşindeydiler.

Dar patikada ilerlemek kolay değildi. Dallar yüzüne çarpıyor, taşlar atının dengesini bozuyordu. Önüne çıkan eski köprüyü geçip sağa döndü. Ağaçların sıklaştığı yola girdiğinde arkasındaki sesler yavaş yavaş kesildi.

Bir süre sonra durup geriye baktı. Kimse görünmüyordu.

Yine de kulübesine dönmeyecekti. Eşyalarının bir kısmını geride bırakmıştı ama onları almak için geri gitmek, yakalanmayı göze almak demekti.

Haritasını çıkardı. En yakın yerleşim yerine ulaşırsa kardeşlerine haber gönderebilirdi. Üçünün de aynı anda arandığını öğrenmişti; artık tek başına hareket etmesi doğru değildi.

Haritayı katlayıp cebine koydu ve atını yeniden sürdü.

Valerius, hanın üst katındaki odasında haritasını inceliyordu. Günlerdir kardeşlerinden haber alamamıştı. Sorduğu kişilerden de işe yarar bir cevap çıkmıyordu.

Kapı çalındı. Han sahibi içeri girdi.

“Bugün seni soran biri geldi.”

Valerius başını kaldırdı.

“Kimmiş?”

“Adını söylemedi. Kardeşlerinle ilgili konuşacağını söyledi. Tekrar uğrayacakmış.”

“Gelirse bana haber ver.”

Han sahibi çıktıktan sonra Valerius kılıcını kontrol etti. Gelen kişinin gerçekten bir şey bilmesini umuyordu ama tedbiri elden bırakmayacaktı.

Öğleden sonra kapı yeniden çalındı. Gelen adamın yüzü yorgundu; üzerindeki yol kıyafetleri toz içindeydi.

“Alaric'in kaldığı yeri biliyor olabilirim,” dedi.

Valerius kaşlarını çattı.

“Olabilirmiş. Ya biliyorsun ya bilmiyorsun.”

Adam kısa bir nefes aldı.

“Ormandaki bir kulübeye adamlar gönderilmiş. Fakat aradıkları kişi kaçmış.”

“Kim göndermiş onları?”

“Bilmiyorum. Bildiğim, kardeşlerinizin üçünün de arandığı.”

Adam cebinden katlanmış bir kâğıt çıkarıp masaya koydu. Valerius açtığında üç isim gördü: Alaric, Valerius ve Julian.

Kâğıdı yeniden inceledi.

“Bunu nereden aldın?”

“Aramayı yapan adamlardan birinin yanındaydı. Fark ettirmeden aldım.”

“Neden bana getiriyorsun?”

“Bu işin içinde olmak istemiyorum. Ama sizin de olan bitenden haberdar olmanız gerektiğini düşündüm.”

Valerius kâğıdı cebine koydu.

“Bana anlattıklarının doğru olduğunu nereden bileceğim?”

“Bilemezsiniz. Ben size yalnızca gördüğümü anlatıyorum.”

Adam kapıya yöneldi. Tam o sırada koridordan hızlı ayak sesleri geldi.

Kapı açıldı ve iki adam içeri girdi.

İçlerinden biri doğrudan Valerius'a uzandı.

“Kâğıdı ver.”

Valerius kılıcını çekti.

“Önce kim olduğunuzu söyleyin.”

Adam cevap vermeden üzerine yürüdü. Valerius saldırıyı savuştururken diğeri cebindeki kâğıda uzanmaya çalıştı. Oda bir anda karıştı. Sandalye devrildi, masa duvara çarptı.

Aşağıdan han sahibinin sesi duyuldu.

“Ne oluyor orada?”

Saldırganlardan biri kapıya baktı. Valerius aralarından sıyrılıp koridora çıktı, merdivenlerden hızla indi ve sokağa ulaştı.

İki adam peşinden gelmedi. Kalabalığın arasında gözden kayboldular.

Valerius önce cebindeki kâğıdı kontrol etti. Hâlâ oradaydı.

Han odasına dönüp eşyalarını topladı. Burada kalamazdı. Kardeşlerinin isimleri bir kâğıda yazılmıştı ve birileri o kâğıdı almak için saldırmayı göze almıştı.

Julian'ı bulmalıydı. Sonra Alaric'e ulaşmanın bir yolunu arayacaktı.

Julian, akşamüstü küçük bir köye ulaştı. Melina'yı ararken birçok kişiye soru sormuştu ama henüz bir sonuç alamamıştı.

Meydandaki çeşmenin yanında duran yaşlı adama yaklaştı.

“Başkent yoluna nereden çıkabilirim?”

Adam ileriyi gösterdi.

“Şu yolu takip et. Ama hava kararmadan bir yerde konakla.”

“Bir sorun mu var?”

“Birkaç gündür yabancılar gelip yolcuları sorguluyor. Bugün de iki atlı geldi.”

Julian'ın dikkati arttı.

“Kimi arıyorlarmış?”

“Üç kardeşi sordular. Kim olduklarını söylemediler. Köyde bilen çıkmayınca gittiler.”

“Nasıl görünüyorlardı?”

“Yol kıyafetleri giymişlerdi. Birinin belinde kılıç vardı. Başka bir şey hatırlamıyorum.”

Julian teşekkür edip meydandan ayrıldı.

Kardeşleriyle ilgili olabilirdi. Bu ihtimali göz ardı edemezdi ama yalnızca duyduğu birkaç sözle harekete geçmek de istemiyordu.

Köyde küçük bir oda kiraladı. Sabah erkenden kalkıp haritasını açtı ve Kuzgun Geçidi'ne giden yolu buldu.

Oraya gidip çevreyi gözlemleyecekti. Aradığı adamlara rastlarsa önce kim olduklarını anlamaya çalışacaktı. Doğrudan karşılarına çıkmak, kendisini gereksiz yere tehlikeye atabilirdi.

Melina'yı aramayı bırakmayacaktı. Fakat kardeşleriyle ilgili bu haber de aklından çıkmıyordu.

Haritayı katlayıp çantasına koydu.

Sabah erkenden yola çıkacaktı.

Ester, akşam yemeğinden sonra Tamara'nın odasına gitti. Kapı aralıktı. Masanın üzerindeki açık kitabı görünce içeri girdi.

Kitap eski kraliyet kayıtlarıyla doluydu.

Ester birkaç satır okumuştu ki Tamara kapıda belirdi.

“Ester, ne yapıyorsun?”

Ester başını kaldırdı.

“Kitaba bakıyordum.”

“Benden izin isteyebilirdin.”

“İsteseydim verir miydin?”

Tamara kitabı elinden aldı.

“Ne arıyorsun?”

“Üç prensin neden arandığını anlamaya çalışıyorum. Bel