8. BÖLÜM — ÜÇ PRENSİN TRAJEDİSİ
8. BÖLÜM — ÜÇ PRENSİN TRAJEDİSİ
Bir zamanlar Varelia Sarayı'nın koridorlarından üç kardeşin sesi eksik olmazdı.
Alaric, Valerius ve Julian…
Şimdi ise üçü de birbirinden uzaktaydı. Aynı ailede büyümüş, aynı sofrada yemek yemişlerdi ama yaşadıklarından sonra birbirlerine bile ulaşamıyorlardı.
Alaric sürgündeydi. Valerius zindandan yeni çıkmıştı. Julian ise Melina'yı bulmak için yollara düşmüştü.
Üçünün de hayatı birkaç karar yüzünden değişmişti. Üstelik o kararları veren kişi kendi babalarıydı.
Alaric, kulübenin içindeki küçük ateşin karşısında oturuyordu. Dışarıda rüzgâr uğulduyor, eski pencereler arada bir titriyordu.
Cebinden çıkardığı mektubu yeniden okudu.
Ester kaybolmuştu. Sarayda işler karışmış, soylular taht için birbirine düşmüştü.
Alaric mektubu katladı.
— Nasıl bu hâle geldik?
Cevap verecek kimse yoktu.
Başını kaldırıp pencereden dışarı baktı. Buraya gönderildiğinden beri günlerini aynı şekilde geçiriyordu. Sabah uyanıyor, yiyecek bir şeyler buluyor, sonra da saraydan gelecek haberleri bekliyordu.
Artık beklemekten yorulmuştu.
Babası onu dinlememişti. Ne söylese kendini anlatamamış, sonunda da sürgüne gönderilmişti. Bunca şey yaşandıktan sonra Edvard'la karşılaşırsa ona ne söyleyeceğini bile bilmiyordu.
Ama annesini merak ediyordu.
Valerius'un başına ne geldiğini, Julian'ın nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Kardeşlerinin hâlâ sarayda olduğunu düşünmek bile içini sıkıyordu.
Ayağa kalkıp paltosunu aldı. Masanın üzerindeki mektubu cebine koydu.
Burada kalarak hiçbir şey öğrenemeyecekti.
Kapıyı açtı. Soğuk hava yüzüne vurunca bir an durdu. Gideceği yol uzundu, üstelik onu neyin beklediğini bilmiyordu.
Yine de geri dönmedi.
Valerius, Oakhaven'ın dışındaki eski bir handa oturuyordu.
Önündeki ekmekten bir parça kopardı ama yemeden masaya bıraktı. Karnı açtı. Yalnızca lokma boğazından geçmiyordu.
Zindanda geçirdiği günler aklına geldikçe ellerini sıkıyordu.
Babası onu oraya kapatmıştı.
Bir zamanlar birlikte yemek yedikleri, konuşup güldükleri günleri hatırlıyordu. Edvard'ın kendisine böyle davranabileceğini hiç düşünmemişti.
— Benden ne istiyordun ki?
Sesi istemeden yükselince yan masadaki adam ona baktı. Valerius başını çevirip bakışlarını kaçırdı.
Şimdi kimseyle konuşmak istemiyordu.
Bir süre sonra ekmeği yeniden eline aldı, küçük bir lokma yedi. Ardından arkasına yaslandı.
Babası karşısına çıksa ne yapardı, bilmiyordu. Belki öfkeyle üzerine yürürdü. Belki de yıllardır beklediği açıklamayı dinlemek isterdi.
En kötüsü de buydu.
Hâlâ bir açıklama bekliyordu.
Valerius bu düşünceye kızıp masadan kalktı. Paltosunu giyerken aklına Alaric geldi. Ağabeyinin nerede olduğunu bilmiyordu. Julian'dan da uzun zamandır haber alamamıştı.
Onları bulmalıydı.
Sarayda yaşananları tek başına çözemezdi. Üstelik kardeşlerinin başına ne geldiğini öğrenmeden yoluna devam etmek istemiyordu.
Handan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı.
Nereye gideceğine henüz karar vermemişti. Ama ilk kez, önünde kendi seçebileceği bir yol vardı.
Julian, ormanın içinden geçen dar yolda atını yavaşlattı.
Hava kararmak üzereydi. Biraz daha ilerlerse yolunu görmek zorlaşacaktı ama durmak istemiyordu.
Atından inip cebindeki kâğıtları çıkardı. Melina'nın adı eski kayıtlarda birkaç kez geçiyordu. Ne var ki nerede yaşadığına dair doğru düzgün bilgi yoktu.
Julian kâğıtları tekrar okudu.
— Bu kadar mı? Başka hiçbir şey yok mu?
Sanki kâğıtlar cevap verecekmiş gibi bir süre onlara baktı. Sonra iç çekip yeniden katladı.
Melina'yı bulması gerekiyordu. Fakat elindeki bilgilerle nereden başlayacağını bile bilmiyordu.
Atına binmek üzereyken çalıların arasından bir ses geldi.
Julian hemen başını çevirdi.
— Kim var orada?
Cevap gelmedi.
Elini kılıcının kabzasına götürüp bekledi. Birkaç saniye sonra çalıların arasından küçük bir hayvan çıktı ve gözden kayboldu.
Julian elini kılıcından çekti.
— İyi. Bir de sen eksiktin.
Kendi kendine söylendiğini fark edince hafifçe gülümsedi. Son günlerde en ufak seste bile irkilmeye başlamıştı.
Ama onu asıl düşündüren bu değildi.
Melina'yı bulduğunda ne söyleyeceğini bilmiyordu. Hatta kızın kendisiyle konuşmak isteyip istemeyeceğinden bile emin değildi.
Yine de geri dönemezdi.
Kâğıtlardaki birkaç satır, elindeki tek ipucuydu. Şimdilik bununla yetinmek zorundaydı.
Julian atına bindi ve yola devam etti.
Kraliçe, sarayın eski aile odasında tek başına oturuyordu.
Masanın üzerindeki üç portreye bakıyordu. Alaric'in, Valerius'un ve Julian'ın.
Uzun zamandır bu odaya gelmemişti. Her geldiğinde oğullarını hatırlıyor, sonra da onları bir daha ne zaman görebileceğini düşünüyordu.
Elini Alaric'in portresine uzattı.
Onu sürgüne gönderdikleri günü hatırladı. Oğlunun son kez arkasına baktığı an hâlâ gözlerinin önündeydi.
Valerius zindana kapatıldığında da hiçbir şey yapamamıştı. Edvard'a defalarca karşı çıkmış ama sözünü dinletememişti.
Julian içinse her gün endişeleniyordu.
Üçü de kendi evlerinden uzak kalmıştı. Üstelik onları bu duruma düşüren şey, ailelerinin içinde yaşananlardı.
Kraliçe parmaklarını çerçevenin kenarında gezdirdi.
— Sizi nasıl yalnız bıraktım?
Gözleri doldu. Başını eğip bir süre sessizce oturdu.
Kapının dışından ayak sesleri duyulunca hemen başını kaldırdı.
— Kim var?
Cevap gelmedi. Ayak sesleri uzaklaştı.
Kraliçe kapıya bakmayı sürdürdü. Birinin gelip ona oğullarından haber getirmesini o kadar çok istiyordu ki bazen koridordan geçen her sesi dikkatle dinliyordu.
Ama o gece de kimse gelmedi.
Portrelere yeniden baktı. Elini uzatıp üçünü de kendine doğru çekti.
— Ne olur, iyi olun.
Bunu söylerken sesi kısıldı.
Oğullarının nerede olduğunu bilmiyordu. Onlara ulaşmak için ne yapacağını da...
Yapabildiği tek şey beklemekti.
Aynı saatlerde Alaric yola çıkmıştı. Valerius da kardeşlerini bulmak için harekete geçiyordu. Julian ise ormanın içinden ilerleyerek Melina'ya ulaşmaya çalışıyordu.
Üçü de farklı yerlerdeydi. Hiçbiri diğerinin ne yaşadığını bilmiyordu.
Alaric, yıllar sonra saraya dönmenin ne anlama geleceğini düşünüyordu. Valerius, babasından alamadığı cevapların peşindeydi. Julian'ın önünde ise kim olduğunu bile doğru düzgün tanımadığı birini bulmak gibi zor bir iş vardı.
Birbirlerinden habersiz olsalar da hepsinin yolu geçmişte yaşananlara çıkıyordu.
Ve Varelia'da hiçbir şey düzelmiş değildi.
Sarayda taht kavgası sürerken krallığın dört bir yanında insanlar geleceklerinden endişe ediyordu.
Üç kardeşin yeniden bir araya gelmesi belki de her şeyi değiştirebilirdi.
Ama önce birbirlerini bulmaları gerekiyordu.