9. BÖLÜM — TAÇSIZ KRALİÇE
9. BÖLÜM — TAÇSIZ KRALİÇE
Ester o gece yine uyuyamamıştı.
Taş konağın penceresinden dışarı bakıyordu. Sis, ağaçların arasına yavaş yavaş yayılıyordu. Saraydayken geceler böyle sessiz geçmezdi. Koridorlardan ayak sesleri gelir, birileri mutlaka bir şeylerle uğraşırdı.
Burada ise kendi nefesini bile duyabiliyordu.
Masaya döndü. Oakhaven'dan gelen haberler önünde dağınık hâlde duruyordu. Taht hâlâ boştu. Soylular bir türlü anlaşamıyor, her biri diğerinin önüne geçmeye çalışıyordu.
Ester kâğıtlardan birini buruşturdu.
— Birbirinizi yiyip bitirin bakalım, diye söylendi. — Sonunda hepiniz kaybedeceksiniz.
Kâğıdı masaya bıraktı.
Aslında onların kavgası umurunda değildi. En azından kendine böyle söylüyordu. Tek istediği, yıllarca yaşadığı saraya dönmekti. Ama yalnızca geri dönmek de değildi mesele. İnsanların ona sırt çevirmesini kabullenemiyordu.
Hele babasının…
Ester düşüncesini yarıda kesti.
Kan Tacı'nı hatırlamak istemiyordu. Yine de aklı dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu. Tahtın önünde yaşadıkları, tacın onu reddedişi, herkesin gözlerinin önünde yaşanan o utanç…
Elini alnına götürdü.
— Bir kere bile yanımda duramaz mıydın?
Kime seslendiğini kendisi de bilmiyordu. Babasına mı, taça mı, yoksa bütün hayatına mı kızgındı, ayırt edemiyordu.
Kapı çalındı.
— Gir.
Tamara içeri girdi. Önce Ester'e, sonra masadaki kâğıtlara baktı.
— Hâlâ uyumadın mı?
— Uyuyacak hâlim mi var?
Tamara cevap vermeden paltosunu çıkardı.
— Ne yapmayı düşünüyorsun?
Ester güldü ama bu, eğlendiği için çıkardığı bir ses değildi.
— Daha içeri girer girmez sorguya mı başladın?
— Sana bir şey sormadan da anlayabilirim aslında. Tahtı geri istiyorsun.
Ester'in yüzü ciddileşti.
— O taht benimdi.
— Kan Tacı aynı fikirde değildi.
— Biliyorum!
Sesi odada yankılandı. Ester bir an sustu. Ardından başını çevirdi.
— Herkesin içinde beni reddetti. Babam bile artık yüzüme eskisi gibi bakmıyor. Bunca yıl o sarayda yaşadım, Tamara. Bir günde her şey değişti.
Tamara'nın yüzünde belirgin bir ifade yoktu.
— Peki, şimdi ne yapacaksın?
Ester pencereye yürüdü. Dışarıdaki sisin ardında kalan ağaçlara baktı.
— Önce kimin neyin peşinde olduğunu öğreneceğim. Soyluların hepsi tahta göz dikmiş durumda. Birbirlerine güvenmiyorlar. Bunu kendi lehime kullanabilirim.
— Onlarla anlaşmayı mı düşünüyorsun?
— Hayır. Ne istediklerini öğrenmeyi düşünüyorum. Aradaki farkı anlayabiliyor musun?
Tamara cevap vermedi.
Ester masaya döndü ve haberlerin arasından birini çekti.
— Şu anda kimse krallığı düşünmüyor. Herkes kendi çıkarının peşinde. Birbirleriyle uğraşırken ben de ne yapabileceğime bakacağım.
— Ya Kan Tacı?
Ester'in eli kâğıdın üzerinde durdu.
— Onu da alacağım.
Tamara kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Seni kabul etmediğini gördün.
— Gördüm.
— O zaman nasıl yapacaksın?
Ester ağzını açtı ama cevap veremedi.
Aslında hiçbir fikri yoktu. Bunu kabul etmek canını sıkıyordu. Yine de Tamara'nın karşısında çaresiz görünmek istemedi.
— Bir yolunu bulurum, dedi sonunda.
Tamara başını salladı.
— Umarım bulursun.
Ester onun bu kadar kolay geri çekilmesine şaşırdı ama bir şey sormadı. Tamara'nın kendisinden sakladığı şeyler olduğundan şüpheleniyordu. Şimdilik bunun üzerine gitmeyecekti.
Ertesi gece Ester, konağın alt katındaki küçük odada tek başınaydı.
Masadaki mumun yanında siyah bir kese duruyordu. Tamara'nın verdiği keseyi açtı. İçinden koyu renkli, üzerinde anlam veremediği işaretler bulunan bir taş çıkardı.
Tamara, taşın ne işe yaradığını ayrıntısıyla anlatmamıştı. Yalnızca saraya girmesi gerektiğinde yanında bulundurmasını söylemişti.
Ester taşı avucunda çevirdi.
— Umarım ne yaptığını biliyorsundur, diye mırıldandı.
Taşı cebine koydu, pelerinini giydi ve odadan çıktı.
Sarayın çevresindeki muhafızların sayısı azalmıştı. Krallıktaki karışıklık yüzünden askerlerin bir kısmı şehrin farklı bölgelerine gönderilmişti. Ester bunu öğrenmek için birkaç gündür haber topluyordu.
Eski bahçe duvarına ulaştığında durdu.
Bir zamanlar buradan geçmesine gerek kalmazdı. Sarayın kapıları onun için her zaman açıktı. Muhafızlar onu görünce selam verir, hizmetçiler bir isteği olup olmadığını sorardı.
Şimdi ise içeri girebilmek için saklanıyordu.
Elini soğuk taş duvara koydu.
— Ne hâle geldim ben?
Bir süre kıpırdamadan durdu. Ardından pelerininin başlığını çekip gölgelerin arasından bahçeye geçti.
Bahçe eskisi gibi değildi. Yürüyüş yollarında kuru yapraklar birikmiş, çiçeklerin bir kısmı solmuştu. Ester bunları fark edince içi tuhaf bir şekilde burkuldu. Burada geçirdiği yıllar boyunca bahçenin böyle bakımsız kaldığını hiç görmemişti.
Ama oyalanamazdı.
Sütunların arasından ilerleyip eski kapılardan birini açtı. Koridora adım atar atmaz çocukluğu aklına geldi. Burada koştuğu için annesinden kaç kez azar işitmişti. Bir keresinde babası da peşinden gelmiş, onu yakalayınca ikisi birden gülmüştü.
Ester yavaşladı.
O günleri özlüyordu.
Bunu kendine itiraf etmek hoşuna gitmese de gerçek buydu. Sarayda yaşadığı her şeyin bir yalan olduğunu düşünmek istemiyordu. Hatırladığı anılar, duyduğu sesler, babasının ona gülümsediği günler…
Bunlar da mı yalandı?
Başını iki yana salladı. Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi.
Taht salonunun kapısı aralıktı. Ay ışığı yüksek pencerelerden süzülüyor, taş zeminin üzerine soluk çizgiler bırakıyordu.
Ester içeri girdi.
Taht yerindeydi. Kan Tacı ise tahtın önündeki sehpanın üzerinde duruyordu.
Bir süre olduğu yerde kaldı. Tacın yanına gitmek, düşündüğünden daha zordu. Ona baktıkça içindeki öfke yeniden yükseliyordu.
Sonunda kendini toparlayıp sehpaya yaklaştı.
Metaline dokunduğunda soğukluğu parmaklarına yayıldı. Elini geri çekmek istedi ama bu kez kendini durdurdu. Derin bir nefes alıp tacı iki eliyle kaldırdı.
— Bu kez beni reddedemezsin.
Tacını başına yerleştirdi.
İlk anda hiçbir şey olmadı.
Ester bekledi.
Sonra salonun bir köşesindeki mum yandı. Ardından bir diğeri…
Ester'in kalbi hızlandı.
— Hadi, diye fısıldadı. — Hadi…
Tacın üzerindeki taşlardan ince bir ışık geçti. Ester'in yüzü aydınlandı. Bir an için gerçekten başaracağına inandı.
Ama ışık söndü.
Taç başında ağırlaştı. Ester onu çıkarmaya çalışırken dengesini kaybetti ve taç ellerine düştü.
Salon yeniden karanlığa gömüldü.
Ester birkaç saniye boyunca hareket edemedi. Sonra tacı sehpaya bıraktı.
— Hayır…
Bir kez daha kaldırdı. Bu defa daha dikkatli davranıyordu. Tacı başına yerleştirdi ve gözlerini kapattı.
Belki biraz beklemesi gerekiyordu.
Belki de az önce gördüğü ışık bir işaretti.
Ama bekledikçe hiçbir şey değişmedi. Salon sessizdi. Tacın soğukluğu ellerine kadar işlemişti.
Ester gözlerini açtı.
— Neden?
Sesini yükseltmemişti. Bu kez bağıracak gücü de yoktu.
Tacın karşısında durdu. Gözleri dolmuştu ama ağlamamak için kendini tuttu.
— Bunca yıl burada yaşadım. Herkes beni prenses olarak tanıdı. Şimdi sen mi karar vereceksin kim olduğuma?
Cevap gelmedi.
Ester elini kaldırıp tacı yeniden tutacak gibi oldu, sonra vazgeçti. Onu zorlamanın bir işe yaramayacağını anlamıştı. Yine de bunu kabullenmek istemiyordu.
Tam kapıya yöneldiğinde bir ses duydu.
— Bir kez daha denesen de sonuç değişmeyecek.
Ester hızla döndü.
Tamara kapının yanında duruyordu.
— Beni mi takip ettin?
— Buraya geleceğini tahmin ettim.
— Beni durdurabilirdin.
Tamara ona baktı.
— Dinler miydin?
Ester cevap vermedi.
Tamara salona girdi ama tacın yanına yaklaşmadı.
— Onu zorlayamazsın.
— Bunu artık anladım.
Ester'in sesi sert çıkmıştı. Tamara'ya kızıyordu ama asıl öfkesi kendisineydi. Buraya gelirken bir şeylerin değişeceğine inanmıştı. Şimdi yine eli boş dönüyordu.
Tamara bir süre sustu.
— Peki, şimdi ne yapacaksın?
Ester tacı işaret etti.
— Bilmiyorum. Ama burada oturup birilerinin beni yeniden kabul etmesini beklemeyeceğim.
— Taht için mi?
Ester başını kaldırdı.
— Başlangıçta öyleydi. Şimdi… bilmiyorum.
Tamara'nın yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi.
Ester bakışlarını tacına çevirdi.
— Ben o sarayda büyüdüm. Orası benim evimdi. Herkesin bana yalan söylemiş olması, yaşadığım her şeyin ya