Keşfet

Antibiyotik

Kehanetin Eşiğinde

Ceyhan-Yumurtalık yolundaki tarlalar geride kaldıkça havanın kokusu değişmeye başladı. Ovanın o ağır, toprak kokulu sıcağı yerini denizden esen nemli, tuzlu ve kasvetli bir rüzgâra bırakmıştı. Duster, gece karanlığında Ayas’ın (Yumurtalık) sahil kasabasına giren virajlı yolda süzülürken farlar etraftaki terk edilmiş küçük yazlıkları ve çürümeye yüz tutmuş palmiyeleri aydınlatıyordu.

Arka koltukta hafifçe inleyen Samet, başını cama yaslamıştı. Yüzü kireç gibi beyazlamış, alnında soğuk boncuk boncuk terler birikmişti. Kolundaki sargı bezi kurumuş kan lekeleriyle sertleşmişti ama altındaki doku zonkluyordu.

"Lan..." dedi Samet, zorlukla yutkunarak. "Deniz kokusu geliyor amk. Çocukken yazın Yumurtalık’a denize gelirdik... Şimdi geldiğimiz hale bak."

Bilge elini Samet’in alnına koydu. "Ateşi yükseliyor Vedat. Yarası enfeksiyon kapmaya başlamış. Antibiyotik ve antiseptik bulamazsak vücudu zehirlenir. Kan kaybı bir yana, enfeksiyon onu birkaç güne bitirir."

Vedat direksiyonu sıkıca kavrayarak dikiz aynasından Samet’e baktı. Zihninde hâlâ Yılan Kale’den kaçarken gördüğü o kehanet anı dolaşıyordu ama şimdi odaklanması gereken somut bir tehlike vardı. "Ayas’ın içine giriyoruz. Merkezdeki sağlık ocağını veya limana yakın eczaneleri kontrol edeceğiz. Yarım saate o ilaçları bulmamız lazım."

Burak kucağındaki haritayı ve Yılan Kale’den aldığı not defterini düzeltip cama yaklaştı. "Ayas küçük yer. Merkezde, meydana yakın bir eczane olması lazım. Ama dikkatli olun, sahil kasabaları kaosta en çabuk yağmalanan yerlerdir."

Kasaba merkezine girdiklerinde sokaklar zifiri karanlık ve sessizdi. Devrilmiş çöp konteynırları, kapıları kırılmış küçük bakkallar ve yolun ortasında terk edilmiş birkaç araç dışında hareket eden hiçbir şey yoktu. Vedat Duster’ı meydandaki eski bir çay bahçesinin arkasındaki kuytuya çekti, motoru stop etti.

"Arabadan sadece üçümüz iniyoruz," dedi Vedat silahının sürgüsünü çekerek. "Samet, sen arabada kalacaksın. Tüfeğin yanında dursun, bir şey olursa korornaya basacak kadar gücün var mı?"

Samet hafifçe sırıtmaya çalıştı ama yüzü acıyla büzüldü. "Götümü kıpırdatamam ama tetiği çekerim merak etme piç. Çabuk olun yeter."

Vedat, Bilge ve Burak araçtan süzülüp caddenin gölgesine sığındılar. Ayas’ın sokaklarında deniz rüzgârı uğuldayarak esiyor, kırık tabela saçlarını gıcırdatıyordu. Yolda ilerlerken birkaç metre ötedeki metruk bir fırının önünden geçen üç zombi, taze et kokusunu alıp hırıltıyla başlarını onlara doğru çevirdi.

"Ses çıkarmadan halledelim," diye fısıldadı Bilge.

Vedat belindeki kılıcı çekti, Burak ise elindeki çivili çelik sopayı sıkıca kavradı. Zombilerden biri üzerlerine doğru seğirttiğinde Burak savurduğu sopayı mahlukun şakak kemiğine var gücüyle indirdi! ŞRAAK! Kafa kemiği parçalanan yaratık yere serildi. Vedat da diğerinin boğazına kılıcı saplayıp hızla geri çekti. Son yaratığı ise Bilge bıçağıyla gözünün altından avladı.

"Güzel vuruş Burak," dedi Vedat nefes nefese. "Sopa iş yapıyor."

Burak sopanın üzerindeki kanı silerken gururla gülümsedi. "Söyledim size amk, dengeli ağırlık dağılımı var bunda."

Sokağın köşesini döndüklerinde camları kırılmış, kepengi yarıya kadar çökmüş "Ayas Eczanesi" tabelasını gördüler. İçeriye adım attıklarında ortalığın darmadağın edildiği görünüyordu. İlaç kutuları yerlere saçılmış, raflar devrilmişti.

"Hızlı arayın," dedi Bilge, fenerini yerdeki kutuların üzerinde gezdirerek. "Geniş spektrumlu antibiyotik, baticon, temiz sargı bezi... Ne bulursanız çantaya atın."

Burak ve Bilge tezgahın arkasındaki çekmece ve dolapları hırsla karıştırmaya başladı. Vedat ise eczanenin kırık camından dışarıyı, boş caddeyi gözlemlemeye devam etti.

O sırada Burak alt raflardan birindeki kilitli metal kutuyu kırıp içinden iki kutu antibiyotik ve ağrı kesici ampul çıkardı. "Buldum! Şansımız varmış, bunları yağmacılar fark etmemiş!"

Bilge ilaçları hemen sırt çantasına tıktı. "Sargı bezleri ve serum da var. Samet’i bu gece toparlarız."

Tam eczaneden çıkmak üzere hareketlendiklerinde, Vedat caddenin sonundaki kavşaktan iki çift far ışığının yansıdığını ve dizel motor seslerinin kasaba sokaklarında yankılandığını fark etti.

"Işıkları kapatın!" diye fısıldadı Vedat hırsla.

Üçü de duvar dibine sindi. Camdan dışarı baktıklarında, Ceyhan’dan beri izlerini süren İbrahim’in adamlarına ait pikapların yavaşça meydana doğru ilerlediğini gördüler! İbrahim, Yılan Kale'deki patlamadan sonra bu 4 kişilik ekibin tek kaçış rotası olan Ayas/Yumurtalık hattına indiğini tahmin etmiş, kasabayı taramak için devriyelerini salmıştı.

Araçlardan biri tam Duster’ı sakladıkları çay bahçesinin yakınında durdu. Araçtan inen eli silahlı iki adam ellerindeki devasa projektörlerle sokak aralarını taramaya başladı.

"Siktir..." diye mırıldandı Burak titreyen sesiyle. "Bizi nasıl buldular lan?"

"Kız Kalesi’ni veya ne aradığımızı bilmiyorlar," dedi Vedat gözlerini pikaplardan ayırmadan. "Sadece Ceyhan'daki hesabın peşindeler. Bizi yok etmek istiyorlar."

Bilge silahını göğsüne bastırdı. "Duster’ın yanına dönemeyiz, etrafını sardılar. Samet hâlâ arabanın içinde!"

Vedat dişlerini sıktı. Samet tek başınaydı, vurulmuştu ve İbrahim’in adamları Duster’a sadece birkaç metre uzaklıktaydı. Gece, Ayas sokaklarında patlamaya hazır bir dinamit gibi gerilmişti...

Vedat parmağını dudaklarına götürerek Bilge ve Burak’a "Sessiz olun" işareti yaptı. Belindeki susturuculu USP takılı tabancasını çıkardı. Bilge de kendi silahının sürgüsünü yavaşça geriye çekip hazırladı.

Pikaptan inen iki adam el fenerlerinin sarı ışıklarını Duster’ın hemen arkasındaki duvara doğru tutuyordu. Adamlardan biri sigarasından derin bir nefes çekip izmariti yere attı. "Ulan İbrahim Başkan da iyice kafayı taktı bu piçlere. Birkaç Velet yüzünden Ceyhan’dan kalkıp Ayas’ın sahil kasabasına geldik amk."

"Arama yap deşeleme," dedi diğeri belindeki kılıfı düzelterek. "Başkan 'Onları bulmadan dönmek yok' dedi. Şu çay bahçesinin arkasına bir bakayım ben."

Adam Duster’a doğru tam bir adım attığı sırada, Vedat ve Bilge eczanenin gölgesinden birer gölge gibi fırladı!

Vedat adamın arkasından yaklaşıp sol eliyle ağzını sıkıca kapattı, USP’nin namlusunu adamın şakak kemiğine dayayıp tetiğe iki kez bastı. Puf! Puf! Susturucunun boğuk sesi rüzgârda kaybolurken adam kucağına yığıldı. Aynı saniyede Bilge de diğer adamın arkasına sızıp bıçağı ensesinden omuriliğine sapladı. Adam tek bir çığlık bile atamadan yere kapaklandı.

Burak hemen fenerlerle adamların üzerini aradı, telsizlerini alıp bataryalarını söktü. "Telsizden anons geçmeye fırsat bulamadılar. İbrahim bunların öldüğünü anlayana kadar bize en az bir saat zaman kazandırır bu!"

"Güzel vuruş," dedi Vedat nefes alarak. "Çabuk, Duster’a geçiyoruz."

Duster’ın kapısını açtıklarında Samet elinde tüfekle koltukta doğrulmuş, boncuk boncuk ter döküyordu. "Nispet yapmayın amk... Dışarıda aksiyon var ben burada yatıyorum."

"Kes sesini de kolunu aç," dedi Bilge, eczaneden getirdiği sağlık çantasını kucağına alarak.

Duster’ı o karanlık caddede bırakıp limana yakın, gözden uzak balıkçı barakalarından birine sığındılar. Ahşap, tuz kokan barakanın içinde feneri örtülerin altına gizleyip cılız bir ışık oluşturdular. Bilge hemen işe koyuldu. Eczaneden buldukları baticonla Samet’in yarasını dezenfekte etti. Samet acıdan dişlerini gıcırdattı, Vedat onun ağzına temiz bir bez parçası tıkıştırdı.

"Dayan oğlum," dedi Vedat. "Enfeksiyon kuruyacak şimdi."

Bilge enfeksiyon önleyici antibiyotik ampulünü enjektöre çekip Samet’in bacağına vurdu, ardından yarasını steril bezle sımsıkı sardı. Yaklaşık yirmi dakika sonra antibiyotiğin ve ağrı kesicinin etkisiyle Samet’in kızaran yüzü biraz olsun yatıştı, ateşi düşmeye başladı. Bezi ağzından çıkarıp derin bir nefes aldı.

"Valla helal olsun lan," dedi Samet fısıltıyla. "Bir an dedim 'Samet buraya kadarmış, Ayas sahilinde mezarımızı kazacaklar.' Adanalı adamı bir kurşun yıkamaz amk."

Burak barakanın tozlu masasına Yumurtalık ve liman haritasını serdi. "İbrahim adamlarından haber alamayınca illa ki buraya yığanak yapacak. Ama biz zaman kazandık. Bak Vedat, l