Keşfet

Kaçış

Kehanetin Eşiğinde

Erzak tamamen tamamlanmış, medikal malzemeler sırt çantalarına yerleştirilmiş ve ev zırhlı bir mevziye dönüştürülmüştü. Ertesi sabahın ilk puslu ışıklarıyla birlikte ekip Duster’a kuruldu. Hedef; Ceyhan’ı geçip doğrudan Yılan Kale’nin eteklerine ulaşmaktı. Ancak şehir sınırından henüz yeni çıkmışken, ana yolu kesen devasa barikatı fark ettiler.

Vedat direksiyonu aniden yol kenarındaki sık çalıların ve bina yıkıntılarının arasına kırdı. Kontağı kapatıp araçtan indiler. Çalıların arkasına sinip nefeslerini tutarak ilerideki barikatı izlemeye başladılar.

Yolu devrilmiş bir tır ve çelik tellerle kesen, ağır silahlı beş altı kişilik bir gruptu bu. Ne naptığı belirsiz, gözü dönmüş yağmacılardan oluşuyordu. Ekip, bu barikatı nasıl aşacaklarını tartmaya çalışırken, Ceyhan yönünden gelen sivil bir araç barikata doğru yavaşladı. İçindekiler muhtemelen yardım ya da geçiş izni isteyecekti. Ancak barikattakiler tek bir kelime bile etmedi. Hiçbir uyarı yapmadan, hiç sorgulamadan ellerindeki otomatik silahlarla aracı taramaya başladılar.

Mermi sesleri ovada yankılanırken araç saniyeler içinde delik deşik oldu. İçindekiler anında direksiyona yığılıp cansız kaldı. Adamlar ise yanan araçtaki cesetleri bile umursamadan bagajı yağmalamaya girişti.

Çalıların arkasında nefesler tutulmuştu. Ekip, sessizce gerisin geri çekilip Duster’a döndü ve vakit kaybetmeden Ayas’taki sığınaklarına geri kaçtı.

Eve girip kapıyı arkalarından sürgülediklerinde salona ağır bir gerginlik çökmüştü. Samet tüfeğini duvara dayayıp yere çöktü.

"O adamlara baksanıza..." dedi Samet, sesi hafifçe titrerken. "Hiçbir şey sormadan taradılar arabayı. Ceyhan hattı tamamen kilitli amk. Bu adamları aşmanın bir yolunu bulmadan oradan geçiş yok."

Burak masanın üzerindeki o parıltılı şeffaf haritayı ve cebindeki kâğıdı çıkardı. "Sadece o adamlar da değil problem. Bak Vedat, bu kâğıtta kendimizin nasıl çizildiğini, bu simgelerin ve figürlerin ne anlama geldiğini bile daha çözebilmiş değiliz. Yola çıksaydık da neye göre ilerleyecektik?"

Vedat masanın başındakilere baktı. Samet gergindi, Burak haritadaki gizeme takılmıştı, Bilge ise sessizce elindeki bıçağı kılıfına sokuyordu. O an Vedat önemli bir gerçeği fark etti: Burak, Samet ve Bilge Ayas’ı hiç tanımıyordu. Sokakların nereye çıktığını, hangi çıkmazların olduğunu, nerede kıstırılabileceklerini sadece kendisi biliyordu.

"Plan değişiyor," dedi Vedat haritanın üzerine elini koyarak. "Bu halde Ceyhan yoluna çıkmak zaten intihardı. Bir süre daha Ayas'ta kalacağız. Hem haritadaki şu çizimlerin ne anlama geldiğini çözeceğiz hem de ben size bu şehri öğreteceğim. Hangi sokak nereye çıkar, nerede pusu kurulur, hepsini ezberleyeceksiniz."

Bilge başıyla onayladı. "Mantıklı. Hem bu sırada bölgeyi daha fazla yağmalarız. O katiller bu kadar yakınımızdayken elimizdeki takviyeler bile yetmeyebilir. Demir, kalas, tel... Ne bulursak toplayıp burayı geçilmez bir kaleye çevirmemiz lazım."

Ertesi gün sabahın erken saatlerinde tekrar dışarı çıktılar. Bu kez hedef Ceyhan’a gitmek değil, Ayas’ı karış karış keşfetmek ve malzeme toplamaktı. Vedat en önde ilerliyor, arkasındakilere şehrin kılcal damarlarını anlatıyordu.

Eski bir çıkmaz sokağın başında durduklarında Samet etrafı süzdü. "Vedat, burası kapana benziyor. Sıkışırsak deniz tarafına kaçış var mı?"

"Yok," dedi Vedat parmağıyla ilerideki yıkık duvarı göstererek. "Burası eski tüccarların deposuna çıkar, arkası tamamen kayalık. Sıkışırsak çıkışımız yok. O yüzden bu sokağa asla girmeyeceğiz. Ama hemen iki sokak arkadaki patika doğrudan limana ve sahile açılıyor. Olası bir durumda denize ulaşmanın en hızlı yolu orası."

Burak başını sallayıp çevredeki binaların konumunu zihnine kazımaya çalıştı. "Açık alanlar çok tehlikeli. Binaların üstünden izleniyor olabiliriz."

"Haklısın," diye ekledi Vedat. "Bu yüzden ana caddeyi değil, bu paralel ara sokakları kullanacağız. Şimdi şu ilerideki sanayi dükkanına giriyoruz, sessiz olun."

Aralık duran paslı bir kepengin altından sırayla içeri süzüldüler. İçerisi ağır bir gres yağı ve küf kokusuyla kaplıydı. Dükkanda malzeme ararken Samet rafın üzerindeki ağır bir demir profili çekmeye çalıştı. Ancak nemden çürümüş ahşap raf ağırlığa dayanamadı.

Büyük bir gürültüyle devrilen demirler ve raflar metal dükkan zemininde adeta patlama gibi yankılandı.

"Siktir!" diye bağırdı Samet geri sıçrayarak.

Vedat’ın gözleri açıldı. "Herkes dursun! Ses çıkartmayın!"

Nefeslerini tutup beklediler. Birkaç saniye süren ölüm sessizliğinin ardından, dışarıdaki sokaklardan ve yan binaların içinden boğuk, hırıltılı çığlıklar yükselmeye başladı. Bir, iki değil... Onlarca mahlukun ayak sesleri ve çürümüş bedenlerinin çıkardığı o korkunç hırıltılar dükkana doğru yaklaşmaya başladı.

"Sürü geliyor! Çıkın çabuk!" diye bağırdı Vedat.

Dükkandan dışarı fırladıklarında caddenin iki ucundan da üzerlerine doğru koşan, üstü başı parçalanmış zombi sürüsünü gördüler. Aç gözlerle, hırlayarak üzerlerine doğru geliyorlardı.

"Nereye gidiyoruz?!" diye haykırdı Burak, tabancasını emniyetten çıkarırken.

"Beni takip edin! Ateş etmeyin, daha fazlasını çekmeyiz!" dedi Vedat ve ekibi az önce bahsettiği liman patikasına doğru koşturmaya başladı.

Sürü arkalarından hızla geliyordu. Sokak aralarındaki yıkıntılardan, evlerin pencerelerinden çıkan mahluklar da kovalamacaya dahil oluyordu. Bilge arkasına bakmadan koşarken elindeki baltayla yolunu kesen bir tanesinin kafasına vurdu ve hızla savurdu.

"Vedat, önümüzü kesiyorlar!" dedi Samet panikle.

"Sağdaki dar aralığa girin! Çabuk!"

Vedat ekibi iki binanın arasındaki neredeyse tek kişinin sığabileceği dar pasaja soktu. En arkadan giren Samet ve Bilge hemen arkalarından gelen iki mahluku iterek içeri kaydı. Vedat dar geçidin sonundaki ağır demir kapıyı var gücüyle çekti. Ekip kendini içeri atar atmaz Vedat ve Samet kapıyı kapatıp üzerindeki paslı sürgüyü itinayla sürgülediler.

Güm! Güm! Güm!

Mahluklar dışarıdan kapıya vuruyor, demir kapıyı sarsıyordu. Hırıltılar ve tırmalama sesleri kapının diğer tarafından yankılanıyordu ama ağır demir kapı dayanmıştı. Ekip sırtını duvara yaslayıp yere çöktü. Hepsi kan ter içinde kalmıştı, akciğerleri patlayacak gibi körüklüyordu.

"Ucu ucuna..." dedi Burak, gözlüklerini düzeltirken derin derin nefes alarak. "Harika bir Ayas turuydu Vedat, tebrik ederim amk."

Vedat hafifçe güldü, yüzündeki teri sildi. "Görüyorsunuz işte... Şehri bilmeseydik o sokakta kapana kısılmıştık. Burası eski balıkçı ambarı. Arka kapısı doğrudan bizim sığınağın iki sokak altına çıkıyor."

Sürünün kapıdaki sesleri yavaş yavaş azalırken, dükkandan topladıkları birkaç parça demir levha ve sağlam çelik telle birlikte gizli geçitten sığınaklarına geri döndüler.

Akşama kadar durmaksızın çalıştılar. Dış kapının arkasına çapraz demir destekler kaynattılar, pencere siperliklerini iki katına çıkarıp pencereleri adeta zırhlandırdılar. Günün sonunda eve döndüklerinde hem ekibin kafasında Ayas'ın haritası netleşmişti hem de sığınakları kolay kolay ele geçirilemeyen, geri dönüldüğünde her türlü saldırıya dayanacak gerçek bir mevziye dönüşmüştü.

Ancak Ceyhan yolundaki o barikat hâlâ oradaydı ve Yılan Kale onları bekliyordu...