Keşfet

Kağıt

Kehanetin Eşiğinde

Şiddetli sağanak yağmur, tarladaki çamur banyosundan çıkan Duster’ın tavanını bir davul gibi dövmeye devam ediyordu. Silecekler, ön cama sıçrayan balçığı temizlemekte zorlanıyor, her gidiş gelişinde gıcırtılı bir ses çıkararak bulanık izler bırakıyordu. Ceyhan geride kaldıkça yol iyice tenhalaşmış, etrafı kaplayan keskin deniz kokusu ve rüzgârın uğultusu artmıştı.

Arabanın içinde ağır, basık bir sessizlik hakimdir. Yaşadıkları o birkaç saatin dehşeti, 16 yaşındaki dört gencin omuzlarına çökmüştü.

Vedat dikiz aynasına baktı. Arka koltukta oturan Burak başını soğuk cama yaslamış dışarıdaki karanlık hatları izliyor, Samet elindeki avcı bıçağının kılıfını sıkıca kavramış duruyordu. Direksiyondaki Bilge ise gözünü bir saniye bile yoldan ayırmıyordu.

"Az kaldı," dedi Vedat, sessizliği bölen alçak ama dingin bir sesle. "İlerideki virajdan sonra Ayas girişine bağlanıyoruz. Ev, sahil şeridinin biraz yukarısında, tepeye yakın tarafta."

Araç, Ayas’ın ıssız ve kıvrımlı yollarına girdiğinde fırtına etkisini daha da artırmıştı. Ceyhan’daki o patlama sesleri, sirenler ve panik havası yerini tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Şehir merkezine kıyasla burası adeta zamanın durduğu bir yer gibiydi.

Bilge, Vedat’ın tarifiyle aracı müstakil evin arka tarafındaki zeytin ağaçlarının gölgesine doğru yanaştırdı. Arabayı doğrudan ön bahçeye çekmek, dışarıdan geçen herhangi bir göz için açık hedef olmak demekti. Motor sustuğunda, arabanın içini sadece tavanı döven yağmur damlalarının sesi doldurdu.

"Önce etrafı tarayacağız," dedi Vedat. "Samet benimle gel, evin etrafını ve arka bahçeyi kontrol edelim. Bilge, Burak... Siz araçtaki erzakların yanında kalın, kapıyı kilitli tutun."

Vedat ve Samet araçtan inip yağmurun altına adımladılar. Vedat belindeki bıçağı kılıfından çıkardı, Samet ise arabada buldukları ağır bir bijon anahtarını eline sabitledi. Evin etrafını geniş bir kavis çizerek dolaştılar. İki katlı, taş ve tuğla karışımı yapının kapıları kapalı, pencereleri sağlamdı. Etraf temiz görünüyordu.

Vedat ön kapıya yanaşıp cebinden çıkardığı yedek anahtarı kilide soktu. Paslı kilit iki tık sesiyle dönüp pes etti. Ahşap kapı içeriye doğru gıcırtıyla açıldığında, onları içeride biriken toz ve uzun süredir kullanılmamış ev kokusu karşıladı. Vedat dışarıya dönüp el salladı. Bilge ve Burak erzakları kapıp hızla içeri girdi. Kapı arkalarından çekilip üst üste kilitlendi ve arkasına ağır bir ahşap berjer dayandı.

Erzakları mutfakta güvene aldıktan sonra Vedat, evi daha iyi emniyete almak için odaları tek tek gezmeye başladı. Çocukluğu bu evde geçmişti; her taşını, ahşap parkelerin nerede gıcırdadığını, duvarlardaki her bir çatlağı ezbere biliyordu.

Salondan geçip babasının eski çalışma odasına girdi. Tozlanmış çalışma masasının çekmecelerini, dolapların arkasını kontrol ederken gözü masanın altındaki gizli ahşap kapağa kaydı. Burası çocukken gizlice oynadığı, başka kimsenin bilmediği küçük bir bölmeydi. Kapağı kaldırıp feneri içeri tuttuğunda, orada durmaması gereken bir şey gördü: Deri bir kılıfın içine sıkıştırılmış, sararmış ve yıpranmış kalın bir kâğıt parçası.

Vedat kâğıdı eline aldı. Üzerindeki tozu üflediğinde şakaklarında derin bir zonklama hissetti. Çocukluğundan beri bu evi avucunun içi gibi biliyordu ama bu kâğıt buraya daha önce hiç konmamıştı. Sonradan, birileri tarafından özellikle buraya gizlenmişti.

Kâğıdı açtığında karşılaştığı manzara kanını dondurdu.

Kâğıdın üst kısmında karışık harfler, semboller ve karmaşık geometrik şekillerden oluşan ağır bir şifre bloğu duruyordu. Ancak asıl tüyler ürpertici olan şifrenin altındaki detaylı çizimlerdi:

Çizimlerde, Ceyhan sokaklarında karşılaştıkları o saldırgan, insan dışı mahluklar ince ince resmedilmişti. Ama daha da ötesi... Kâğıdın en altında yan yana duran dört gencin silueti vardı. Siyah gözlükleri, kıyafet detayları ve duruşlarıyla bu dördü açıkça Vedat, Samet, Burak ve Bilge’den başkası değildi.

Vedat’ın nefesi kesildi. Yüreği hızla çarpmaya başladı. "Bu bir tesadüf olamaz..." diye fısıldadı kendi kendine. "Her şey... her şey önceden mi planlanmıştı?"

Kâğıdı sıkıca kavrayıp hızla salona döndü.

"Beyler! Hemen buraya bakın," dedi sesi ilk defa bu kadar sarsılarak.

Salondakiler Vedat’ın yüzündeki solgunluğu görünce bir an kilitlendi. Vedat fenerin ışığını masanın üzerine yöneltip kâğıdı ortalık yere serdi.

Samet yaklaşıp çizimlere baktığında küfrü bastı: "Siktir... Bunlar biziz! Ulan bu ne amk? Kim çizmiş bunu?"

Burak feneri kâğıda yaklaştırıp siyah gözlüğünün arkasından resmi incelemeye başladı. Analitik zekası bile bu tablo karşısında bir an bocaladı. "Çizimlerdeki detaylar imkansız derecede nokta atışı. Kıyafetlerimiz, üzerimizdeki çantalar bile aynı. Ayrıca şu yaratıkların dış görünüşü falan... Dışarıda gördüklerimizin birebir aynısı bu."

Bilge parmağını kâğıdın üzerindeki karmaşık sembollerin üzerinde gezdirdi. "Boş bir kehanet ya da saçmalık deyip geçemeyiz. Eğer bu yaratıklar ve biz buradaysak, bu kâğıdı bırakan kişi başımıza nelerin geleceğini çok önceden biliyordu."

"Üstteki metin tamamen şifrelenmiş," dedi Burak, kâğıdı biraz daha kendine çekerek. "Klasik bir Sezar şifrelemesi değil. Geometrik dizilimler ve sayı dizileri var. Bunu çözmek inanılmaz zor görünüyor ama cevap buranın içinde. Bu şifreyi çözmek zorundayız."

Vedat masadaki kâğıda ve arkadaşlarına baktı. Ceyhan’daki felaket, babasının bıraktığı "Üzgünüz, hayatta kalmalısın..." notu ve şimdi bu gizemli kağıt...

Her şey birbirine bağlanıyordu ve geçilmesi gereken sınav sandıklarından çok daha büyüktü.