Kanlı Ay
Ayas’taki sığınağın son tahkimatının üzerinden tam bir gün geçmişti. Dışarıda nemli, hafif rüzgarlı bir Akşamüstü havası hakimken, iki katlı müstakil evin salonunda bambaşka, neredeyse unuttukları kadar huzurlu bir atmosfer vardı. Pencere siperliklerinden içeri sızan cılız ışıklar, masanın üzerindeki bakkaldan yağmalanmış gofret paketlerine, cips poşetlerine ve birkaç kutu gazlı içeceğe vuruyordu.
Samet koltuğa yayılmış, elindeki çikolatalı gofretin ambalajını yavaşça açıyordu. Kıtır kıtır ısırdığı her parçada yüzünde çocukça bir rahatlama beliriyordu. "Ulan," dedi gofretini çiğnerken, "şu dünyada her şey yıkıldı, her yer mahluk doldu ama şu çikolatalı gofretin tadı hiç değişmedi amk. Valla kendimi uzun zamandır ilk defa bu kadar güvende hissediyorum."
Bilge köşedeki fenerin ışığında medikal çantadaki sargı bezlerini düzenlerken hafifçe gülümsedi. "Gevşeme hemen Samet. Dışarıdaki dünya hâlâ bir cehennem. Sadece biz kapıyı sağlam kilitledik."
"Olsun be Bilge," dedi Samet bacak bacak üstüne atarak. "Karnımız tok, altımızda zırhlı mevzi, yanımızda buz gibi içecek var. Bırak da iki dakika kafamızı dinleyelim amk. Hatta şu Ceyhan işi hallolsun, sana da bir kutu gofret borcum olsun."
Masanın diğer tarafında ise Burak ile Vedat bir taraftan gofretlerini atıştırıyor, bir taraftan da fener ışığının altında o şeffaf haritayı ve kâğıttaki şifreli matrisleri inceliyordu. Burak gözlüğünü burnunun üzerine itip çikolatalı parmaklarını peçeteyle sildi.
"Bak Vedat," dedi Burak, elindeki gofret ambalajının kenarıyla kâğıttaki sembolleri göstererek. "Bu dairesel izler sadece coğrafi bir koordinat işaretlemiyor. Kâğıdın kenarındaki şu harf dizilimi, belirli bir matematiksel şifreleme algoritmasına işaret ediyor. Mantık çok basit aslında; doğru kelimeyi veya koordinat anahtarını koymadan bu çizgiler sana sadece anlamsız bir sayı yığını gibi görünür. Ama haritayı doğru açıyla yerleştirdiğimizde..."
Vedat şeffaf katmanı hafifçe yana kaydırıp masadaki kola kutusundan bir yudum aldı. "Kâğıttaki çizimlerde bizim figürlerimizin yanında garip işaretler var Burak. Sanki haritayı tasarlayanlar kim olacağımızı biliyormuş gibi. Yılan Kale’deki o noktaya ulaşmadan önce bu şifrenin tam metnini okuyamayacağız gibi geliyor bana."
"Belki de oraya gittiğimizde o anahtar bizi bekliyordur," dedi Burak, bir parça daha gofret ısırarak. "Ama ne olursa olsun, şu an burada, bu masada oturup bunu tartışabiliyor olmak bile lüks."
Salonda bisküvi paketlerinin hışırtısı, hafif espriler ve kahkahalar yükseliyordu. Dışarıdaki dünyayı, Ceyhan yolundaki o cani çeteyi ve sokaklardaki çürümüş bedenleri birkaç saatliğine de olsa zihinlerinden silmişlerdi. Tamamen güvende, korunaklı ve huzurlu hissediyorlardı.
Ancak bu tatlı ve safe atmosfer, dışarıdan gelen boğuk, tanımsız bir gürültüyle aniden bıçak gibi kesildi.
Önce sokaktaki paslı direklerin metalik titreşim sesleri duyuldu. Ardından uzaktan gelen cılız köpek havlamaları ve rüzgarın uğultusu yerini ölümcül, ağır bir sessizliğe bıraktı.
Samet elindeki yarım kalmış gofret paketini masaya bırakıp doğruldu. Yüzündeki o rahat ifade bir anda silinmişti. "O neydi lan?"
Vedat kolasını masaya bırakıp hızla ayağa kalktı. Penceredeki demir siperliğin dar mazgalına doğru adımladı. Dışarıya, gökyüzüne baktığında gözlerine inanamadı.
Gökyüzündeki ay, alışılagelmiş parlak beyazlığını tamamen kaybetmiş, kapkaranlık gecenin ortasında kan kırmızısı devasa bir fener gibi parıldıyordu. Havadaki atmosfer basıncı aniden öyle bir ağırlaşmıştı ki, evin pencerelerindeki camlar hafifçe zangırdadı, salondakilerin kulakları tıkandı.
"Dışarı bakın..." dedi Vedat, sesi kısılarak. "Ay... kıpkırmızı."
Bilge de hızla mazgala yanaştı. Havadaki o anormal baskıyı hissettiği an yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. "Atmosferdeki bu ani değişim... Doğadaki ve o yaratıklardaki tüm sinir sistemini, avlanma içgüdüsünü tetikliyor olmalı!"
Çok geçmeden Bilge’nin dehşet verici tahmini gerçekleşti. Şehrin dört bir yanından, ara sokaklardan, kayalıklardan ve sahilden aynı anda tüyler ürpertici hırıltılar, çığlıklar ve binlerce ayak sesi yükselmeye başladı. Kanlı ayın etkisiyle tamamen çıldıran mahluklar, kontrolsüz devasa bir sürü halinde doğrudan sığınağa doğru akıyordu!
"Huzur bitti! Savunma mevzilerine!" diye bağırdı Vedat.
Saniyeler içinde yüzlerce zombi sığınağın dış duvarlarına çarptı. Güm! Güm! Güm! Ahşap destekler ve demir profiller devasa yükün altında esniyor, dış kapı aç kurtlar gibi kapıya dayanan sürünün baskısıyla sarsılıyordu. Bilge ve Burak pencerelerdeki dar açıklıklardan içeri girmeye çalışan mahluklara ateş etmeye başladı. Ancak sayıları çok fazlaydı; bir tanesi düşüyor, yerine üç tanesi tırmanıyordu.
Kapıdaki demir sürgüler gıcırdamaya başladığında Samet aniden öne atıldı. Yüzünde soğukkanlı bir tebessüm vardı.
"Durun! Ateş etmeyi kesin!" diye bağırdı Samet.
Vedat ona döndü. "Ne saçmalıyorsun Samet, kapı kırılacak!"
"Geçen gün evi sağlamlaştırırken boş durmadım amk," dedi Samet ve duvardaki ahşap kaplamanın arkasına gizlediği özel yapım bir şaltere doğru koştu. "Dışarıdaki garajdan çatının saçaklarına kadar yedek benzin bidonlarını bağladım. Boru hattını doğrudan kapının üzerine yönlendirdim."
Samet duvardaki vanayı sonuna kadar çevirdi ve ardından şaltere bastı.
Sığınağın dış cephesinden, tam kapının üstündeki gizli deliklerden galonlarca yedek benzin dışarıdaki zombi sürüsünün üzerine bocalanmaya başladı. Yüzlerce mahluk, ne olduğunu anlamadan sırılsıklam yakıta bulandı.
Samet cebinden pirinç çakmağını çıkardı. Çakmağın kapağını şaklatarak açtı, alevi yaktı ve penceredeki ince mazgal deliğinden dışarıya, zombilerin ortasına fırlattı.
BOOOOM!
Alevler bir anda gecenin karanlığını yırttı. Yakıta bulanan yüzlerce zombi saniyeler içinde devasa bir yangın topuna dönüştü. Çığlıklar ve hırıltılar alevlerin çatırtısına karışırken, kapıya yüklenen ana sürü diri diri yanarak yere serilmeye başladı. Yanık et ve küf kokusu mazgallardan içeriye doluyordu.
"İşte bu be!" diye haykırdı Samet.
Ancak tehlike bitmemişti. Ön kapı alev alev yanarken, çıldırmış mahlukların bir kısmı alevlerin etrafından dolanıp arka bahçeye aktı. Arka bahçedeki uzun zeytin ağaçlarının dallarına tırmanan birkaç mahluk, ikinci katın balkonuna atlamayı başardı!
Çatır!
Balkonun camı kırıldı. İçeri dalan çürümüş bedenler, plastik kapıyı devirip, salondakilerin üzerine doğru çullandı!
"Arka taraftan girdiler!" diye haykırdı Bilge.
Vedat belindeki pala gibi kılıcını çekip ilk giren mahlukun boğazına sapladı. Mahluk böğürerek yere yığılırken, arkasından iki tanesi daha üzerlerine atıldı. Burak panikle tabancasını ateşledi, mermilerden biri mahlukun göğsünü delip geçti ama yaratık durmadı; Burak'ı duvara sıkıştırdı. Samet elindeki bijon anahtarıyla mahlukun kafasına var gücüyle vurarak Burak’ı son anda kurtardı.
Dar salonda adeta göğüs göğüse bir can pazarı yaşanıyordu. Zombilerin kanı duvarlara sıçrıyor, ekip nefes nefese her hamlede hayatlarını savunuyordu. Vedat ve Bilge koridorun başında durup içeri sızmaya çalışan son iki yaratığı da zar zor alt edip yere serdi.
Tam rahat bir nefes alacaklarken, dışarıdaki yangından kaçan devasa bir zombi grubu bu kez yan bahçedeki ahşap ve demir karışımı kapıya yüklendi. Çatırdayan kapı her an yıkılmak üzereydi. Eğer o kapı çökerse onlarcası salona doluşacaktı.
"Kapı dayanmayacak!" dedi Burak dehşetle. "Geri çekilecek yerimiz de kalmadı!"
Vedat cebinden, ellerindeki en değerli ve son koz olan zırh delici el bombasını çıkardı. Paha biçilemezdi ama şu an kullanmazlarsa yaşayacak bir "sonra" kalmayacaktı.
"Buna değer amk, başka şansımız yok!" dedi Vedat.
Pimini dişleriyle çekip çıkardı. Yan bahçe kapısının dar mazgalından fırlattı ve "YATIN!" diye bağırdı.
Ekip kendisini salondaki koltukların ve masanın arkasına fırlattı.
GÜÜÜÜM!
Şiddetli patlama evin temelini sarstı. Toz ve duman bulutu salona dolarken pencereler zangırdadı. Şans eseri evin ana taşıyıcı duvarları zarar görmemiş, patlamanın etkisiyle sadece yan bahçe kapısı parçalanmış ve kapıya dayanan onlarca mahluk paramparça olarak bahçe