Karga öter,ilk taş kayar.
Barikatın patlatılmasının ardından Duster, dumanı tütmekte olan tır hurdalarının arasından süzülüp Ceyhan-Ayas yoluna girdi. Önlerinde uzanan asfalt yol sessiz ve sakindi. Kasvetli havanın ortasında Samet Duster'ın teybini açmaya çalıştı ama sadece cızırtı yükseldi.
"Ulan bir müzik dinleyemedik amk," dedi Samet koltuğa kaykılarak. "Savaşa gidiyoruz sanki, biraz hava değişsin dedik."
Vedat direksiyonu tutarken dikiz aynasından arkadaki Bilge ve Burak’a baktı. "Keyfinizi bozmayın ama Ceyhan’a giriyoruz. Burası Ayas’a benzemez. Her köşe başı bir tehlike."
Ceyhan sınırına girdiklerinde binaların sıklaştığı ara sokaklara saptılar. Şehir adeta terk edilmiş bir hurdalığı andırıyordu. Vedat aracı Burak’ın evinin olduğu mahallede, kuytu bir duvar dibinde yavaşlatıp durdurdu.
Burak emniyet kemerini çözdü. "Ben hemen girip çıkıyorum."
Samet kaşlarını çattı. "Ulan oğlum bu kaosun ortasında evde ne unuttun da bizi durduruyorsun?"
"Özel yapım sopam var amk," dedi Burak hırsla. "Aylarca o çivili çelik sopayı zombi kıyameti çıkarsa kullanırım diye hazırladım, evde unutmuşum. Alıp geleceğim."
Burak hızla apartman kapısından içeri süzülürken Vedat, Samet ve Bilge araçta devriye pozisyonu aldı. Ancak Ceyhan sokakları çok uzun süre sessiz kalamazdı. Çok geçmeden yan sokaktaki metruk bir fırının içinden çıkan beş altı zombi, Duster’ın kokusunu alıp hırıltılarla üzerlerine doğru koşmaya başladı!
"Çıktı piçler!" diye bağırdı Vedat, belindeki kılıcı çekip araçtan fırlayarak.
Samet de bijon anahtarıyla araçtan atladı. Ancak arka sokaktan fırlayan iki mahluk doğrudan Bilge’nin olduğu tarafa çullandı! Bilge tüfeğini kaldırmaya çalıştı ama yaratıklardan biri üzerine atlayıp onu duvara sıkıştırdı. Bilge’nin elindeki tüfek yere düştü, yaratığın çürümüş dişleri Bilge’nin boynuna santimler kala yaklaştı!
"Bilge!" diye haykırdı Samet.
Samet hiç düşünmeden öne atıldı, elindeki ağır bijon anahtarını mahlukun şakak kemiğine var gücüyle geçirdi! Mahluk kafatası parçalanarak yere serildi. Samet ikinci yaratığı da çelme takıp yere düşürdü ve göğsüne ayağıyla basıp kafasını ezdi.
Bilge nefes nefese kalmış, sırtını duvara yaslamıştı. Samet elini uzatıp onu ayağa kaldırdı. "İyi misin birader?"
Bilge yutkundu, gözlerindeki dehşet yavaşça minnet duygusuna bıraktı yerini. "İ-iyiyim... Sağ ol Samet."
Tam o sırada Burak elinde çivili, çelik takviyeli devasa sopasıyla apartmandan fırladı. Yerdeki cesetleri görünce gözleri açıldı. "Noldu lan bura?"
"Senin sopanı beklerken az daha Bilge gidiyordu amk!" dedi Samet. "Atlayın arabaya, dökülüyorlar!"
Bu sırada, Ceyhan’ın merkezini kontrolü altında tutan, acımasız, stratejist ve cesur bir lider olan İbrahim, eski belediye binasındaki karargâhında pencerelerden şehri izliyordu. İçeriye koşarak giren adamı nefes nefese konuştu.
"Baskın var İbrahim Abi!" dedi adam. "Barikattaki patlamayı duymuştuk zaten. Şimdi de şehir girişindeki mahallede silah ve dövüş sesleri geldi. Dört kişilik bir ekip... Bir Duster’la gelmişler."
İbrahim bıyığını sıvazladı, gözleri kısıldı. "Duster mı? Dört kişi... Vedat mı lan yoksa o?"
Adamı şaşırdı. "Tanıyor musun abi?"
İbrahim soğuk bir şekilde güldü. "Geliş tarzları, barikatı havaya uçurma kafaları... Tam o pürüzsüz piçe benziyor. Adamları toplayın ama sakın bulaşmayın. Gölge gibi takip edin. Bakalım bu kargaşada nereye kırıyorlar dümeni."
Ceyhan’ın çıkışına, Yılan Kale yoluna doğru ilerleyen Duster, ana yola çıktığında durmak zorunda kaldı. Yolu İbrahim’in adamları devrilmiş tırlar, yakılmış arabalar ve patlatılmış hurda yığınlarıyla tamamen kapatmıştı.
"Araba buradan geçmez," dedi Vedat motoru stop ederek. "Duster’ı şu çalıların arasına saklayacağız. Yılan Kale’ye yürüyerek devam ediyoruz."
Sırt çantalarını ve silahlarını kuşanıp yürümeye başladılar. Arkalarında, uzaklardaki binaların çatılarından İbrahim’in adamlarının kendilerini dürbünlerle izlediğinden habersizlerdi.
Yolda yürürken aralarında uzun süren bir sohbet başladı. Güneş tepeye yaklaşmış, nemli Adana sıcağı üstlerine çökmüştü.
"Ulan Burak," dedi Samet, omzundaki tüfeği düzelterek. "Sırf şu çivili odun parçası için Ceyhan'ın göbeğinde baskın yedik amk. Değdi mi bari?"
Burak elindeki çelik takviyeli sopayı gururla çevirdi. "Olum bu sıradan bir odun değil, dengeli ağırlık dağılımı var bunun üstünde. Zombinin kafasına bir koyacağım, karpuz gibi yarılacak gör bak."
Bilge gülümseyerek araya girdi. "Umarım o sopayı kullanmak zorunda kalmayız Burak. Zira mermilerimiz azalıyor, bir de senin sopanın menziliyle uğraşmayalım."
Vedat elindeki haritayı kontrol ederken ciddiyetini bozmadı. "Gevşemeyin beyler. Yılan Kale tek bir surdan ibaret değil. Alt kısımlar, iç avlu, yukarıdaki gözetleme kuleleri... Şifredeki yeri bulmak sandığımız kadar kolay olmayacak."
Saatler süren yorucu yürüyüşün ardından ovanın ortasında devasa bir heybetle yükselen Yılan Kale’nin sarp ve dik kayalıklarına vardılar. Kale dışarıdan bakıldığında aşılmaz bir taş yığınını andırıyordu.
Dik patikadan yukarı tırmanmaya başladılar. Kalenin dış surlarına ulaştıklarında hava kararmaya başlamıştı. Ancak sorun şuydu ki, haritadaki koordinat koca bir kayalık alanı işaret ediyordu ve etrafta yüzlerce eski taş duvar, oyuk ve çalılarla kaplı burç vardı.
"Eee?" dedi Samet nefes nefese bir taşın üzerine oturarak. "Koordinat burası diyor ama ortalıkta karga falan yok amk. Koca taş yığınından başka bir şey görmüyorum ben."
"Hemen pes etme Samet," dedi Vedat, fenerini çıkartıp surların alt kısımlarındaki taşları tarayarak. "Geniş bir alana yayılıp arayacağız."
Yaklaşık bir saat boyunca kalenin alt surlarında, yarasaların uçuştuğu karanlık köşelerde ve yıkık kulelerin altında gizli bir giriş aradılar. Bir ara Burak yanlış bir duvarın altındaki kaya kütlesini işaret etti, dördü birden kan ter içinde taşı itmeye çalıştılar ama taş milim bile oynamadı; çünkü sadece doğal bir kayaydı.
"Yok amk," dedi Burak yere çökerken. "Kafa patlattığımız şifre yanlış mıydı acaba?"
"Hayır," dedi Bilge sakince. "Kâğıttaki koordinat burayı gösteriyor. Tekerlemeyi hatırlayın: 'Karga öter...' Burada bir karga simgesi veya kabartması olmalı. Taşların üzerindeki sarmaşıkları temizlememiz lazım."
Bilge'nin bu uyarısı üzerine ekip elindeki bıçaklarla surların arka burcunda, dik bir kayalığın diplerindeki sarmaşıkları ve kurumuş çalıları kazımaya başladı.
Nihayet, Vedat’ın feneri devasa bir kaya kütlesinin üzerine oturan sarmaşıkları aydınlattı. Vedat bıçağıyla sarmaşıkları hırsla kazıdığında, taşın üzerine yüzyıllar önce oyulmuş devasa bir karga kabartması ortaya çıktı!
"Burası!" diye bağırdı Vedat. "Sarmaşıkların arkasına gizlemişler!"
Taşın etrafındaki çalıları tamamen temizlediklerinde devasa blok kütlesi açığa çıktı.
"Beyler," dedi Vedat kayaya yanaşarak. "Tekerleme başlıyor... Bu taşı itmemiz lazım."
Dördü birden taşın etrafına dizildi. Kan ter içinde, var güçleriyle kayaya yüklendiler. "Bir, iki, ÜÇ!" Taş büyük bir gürültüyle yerinden oynadı ve içeriye doğru kayarak karanlık bir geçit açtı!
İçeri adımlarını attıklarında oda zifiri karanlık, soğuk ve nemliydi. Fenerlerini yaktıklarında ortalıkta hiçbir şey olmadığını gördüler. Tamamen boş bir oda... Ancak zemin üzerinde garip semboller olan üç ağır taş blok duruyordu.
Bilge cebindeki not kâğıdını çıkardı. Fenerin ışığında tekerlemenin devamını okudu:
"Kızıl ayın altında yılan bükülür.
Üç kere susan, bir kere konuşan,
Ağır yükün ardındaki sırra bürünür."
"Taşların üzerindeki yılan ve ay figürleri," dedi Bilge kayalara bakarak. "Şu yılan şekilli taşı, ay sembolünün yanındaki oyuğa kaydırmamız gerek."
Dört kişi kayaları sırayla, gıcırtılar eşliğinde tekerlemedeki dizilime göre yuvalarına oturttular. Sonuncu taş gürültüyle yerine oturduğunda, oda içinde metalik ve taş mekanizmaların dişlileri derin bir gürültüyle dönmeye başladı!
TIKIIRTTT!
Odanın arka tarafındaki devasa taş duvar ikiye ayrılarak geriye doğru kaydı!
İçerideki gizli bölmeye adım attıklarında fenerlerin ışığı odanın ortasındaki cam ve metal muhafazaya vurdu. Platformun üzerinde, balmumundan dökülmüş gibi duran, insan anatom