Keşfet

Kehanet(?)

Kehanetin Eşiğinde

Yılan Kale’nin altındaki o gizli odada zaman sanki durmuş gibiydi. Rutubetli ve buz gibi havanın ortasında, fenerlerin cılız ışığı odanın ortasındaki cam ve metal muhafazaya vuruyordu. Platformun üzerinde, balmumundan dökülmüş gibi duran, insan anatomisine benzeyen ama garip deformasyonlara sahip o ürpertici beden öylece yatıyordu.

Samet fenerini heykele doğru yaklaştırıp bir adım geri çekildi. "Bu ne amk... Zombi dediğimiz şey bu muydu lan? Biri bunu laboratuvarda falan mı üretti?"

"Zombi değil Samet," dedi Burak, duvardaki karmaşık harf ve sembol dizilimlerine fenerini tutarak. Gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirmiş, cebinden çıkardığı not defterine hızlı hızlı bir şeyler karalıyordu. "Bu dökme yapının adı Proje AURA. Virüs doğal bir mutasyon değil... Yıllar önce Çukurova bölgesinde planlanmış, geliştirilmiş biyolojik bir süreç. Bu gördüğümüz de o projenin ilk deneyi, yani sıfırıncı hastası."

Bilge soğukkanlılıkla etrafı tararken Vedat, balmumu heykelin hemen yanındaki taş masanın üzerinde duran sararmış, kenarları yıpranmış bir kâğıt parçasını fark etti. Üzerindeki tozu eliyle sildiğinde kanı çekildi, gözleri büyüdü.

"Beyler..." dedi Vedat, sesi kısılarak. "Şuna bir bakın."

Ekip masanın başına toplandı. Kâğıdın üzerinde son derece detaylı bir karakalem çizimi vardı: Vedat, Samet, Burak ve Bilge... Çizimdeki kişilerin üzerlerindeki kıyafetler, silahlarını tutuş biçimleri ve hatta yüzlerindeki yara izleri bile şu anki halleriyle birebir aynıydı. Çizimin altında ise tek bir cümle yazıyordu: "Gelecek olanlar bunlardır. Çember tamamlanacak."

Samet çizimi görünce hırsla küfretti. "Bu ne amk?! Biri bizim resmimizi buraya niye çizsin lan? Bizi buraya birileri bilerek mi yönlendirdi?"

"İmkânsız," dedi Bilge kâğıda dokunarak. "Bu kâğıt ve mürekkep en az haftalık, belki daha eski... Bizi önceden kim, nasıl böyle çizebilir?"

Tam o sırada, girdikleri karanlık taş koridordan ağır bot sesleri, gıcırtılar ve silah mekanizması şakırtıları yükseldi. Ceyhan’dan beri onları gölge gibi takip eden İbrahim’in adamları Yılan Kale’nin iç geçitlerine kadar sızmıştı!

"Baskın var! Mevzi alın!" diye bağırdı Bilge, tüfeğini koridora doğrultarak.

Çatışma bir anda patlak verdi. Dar taş koridorda patlayan silah sesleri kulakları sağır ederken, mermiler duvarlardan sekip ortalığa kıvılcımlar ve taş tozları saçıyordu. Vedat belindeki silahı çekip koridora doğru ateş açacağı sırada, aniden başının içinde yüksek frekanslı bir çınlama başladı.

Etraftaki kurşun sesleri, Samet’in bağırması, dumanın kokusu bir anlığına sanki suyun altındaymış gibi boğuklaştı. Vedat olduğu yerde donakaldı, elindeki fener titredi.

Zihninde ani bir şimşek çaktı: Kanlı Ay gecesinde yaşadığı o garip dalgınlık, kafa travması ve sonrasındaki o his... Vedat tam şu anı, bu karanlık odayı, duvardaki o çizimi, koridordaki çatışmayı ve birazdan yaşanacakları daha önce zihninde birebir yaşamıştı!

Bu bir rüya veya sanrı değildi. Gerçekliğin tam ortasındaydı ama yaşadığı şey sıradan bir hayatta kalma mücadelesi de değildi. Adım adım, önceden çizilmiş devasa bir kehanetin içinde ilerliyorlardı. Zihnindeki o kehanet halkası tam şu saniyede oturdu.

"Vedat! Ne bakıyorsun amk, eğil!"

Samet’in onu omzundan sertçe sarsmasıyla Vedat aniden kendine geldi. Kulaklarındaki çınlama bıçak gibi kesildi, çatışmanın o yakıcı sıcaklığına geri döndü.

"İyiyim!" diye bağırdı Vedat, hızlıca siper alarak koridora doğru etkili bir ateş açtı.

Karşı taraftan gelen yoğun ateş altında koridordaki iki yağmacı yere serildi. Ancak tam o sırada duvardan seken kahpe bir mermi Samet’in sol koluna isabet etti!

"Siktir!" diye haykırdı Samet, acıyla duvara yaslanarak. Kolundan sızan al kan eşofmanını ıslatmaya başladı.

Bilge hemen ateş etmeyi kesip Samet’in ğyanına kaydı. "Dur, kıpırdama!" Bilge hızlıca cebinden çıkardığı sargı bezini Samet’in koluna bastırdı. "Kemik sağlam, sıyırıp geçmiş. Seni öldürmez ama kan kaybını durdurmamız lazım."

Samet dişlerini sıkarak küfretti. "Ulan tam da sırası amk... Ağrıdı piç!"

Vedat belindeki el bombasını çıkarıp pimini dişleriyle çekti ve duman altı olan koridora doğru fırlattı.

BOOOOOOOM!

Şiddetli patlamayla birlikte koridordaki taşlar çöktü, düşman ateşi tamamen kesildi. Dumanların arasında yerde yatan adamların birinin üzerindeki telsizden cızırtılı bir ses yükseldi. Bu, Ceyhan’ın acımasız lideri İbrahim’in soğuk sesiydi:

"Vedat... Yılan Kale'nin taşları arasına sıkıştığınızı biliyorum. Adamlarımı öldürmüş olabilirsiniz ama o delikten canlı çıkamayacaksınız. Ceyhan da o kale de benim."

Vedat yerdeki telsize doğru yürüdü ve botunun tabanıyla vurarak telsizi darmadağın etti. Plastik ve devre parçaları etrafa saçıldı.

Burak duvardaki tekerlemenin ve Proje AURA haritasının son notlarını titreyen elleriyle defterine geçirmişti. Defteri hızla kapatıp sırt çantasına attı, fenerin ışığı altında gözlüklerini düzeltti. "Buradan hemen çıkmamız lazım, İbrahim’in ana grubu kaleyi kuşatmadan gitmeliyiz!"

"Arka kaçış tüneli var," dedi Vedat, sesi kararlı ama derin bir düşünceli geliyordu. "Tekerlemedeki o gizli geçit kalenin arka, dik yamacına açılıyor."

Ekip, sol kolundan vurulan ve kan kaybetmekte olan Samet’in ağırlığını omuzlayarak balmumu heykelin arkasındaki dar, nemli ve küf kokan tünele daldı. Tünel o kadar dar ve basıktı ki, sırt çantaları gıcırtıyla pürüzlü taş duvarlara sürtünüyordu. Bilge önde, feneriyle karanlığı yararak yolu açıyor; Burak ve Samet ortada, Vedat ise en arkada artçı olarak silahı hazır şekilde ilerliyordu.

Dışarıda rüzgârın uğultusu ve İbrahim'in adamlarının kale içinden gelen bağrışmaları yankılanıyordu. Kalenin arka çıkışına, dışarıdaki zifiri karanlığa ve kayalıklara açılan delik göründüğünde hava bir anlığına buz gibi genizlerini yaktı.

Tam tünelin ağzına adımlarını attıkları sırada, Vedat’ın dizlerinin bağı ansızın çözüldü.

Gözleri karardı, başındaki o yüksek frekanslı çınlama bütün beynini bir matkap gibi deldi. Vedat bir anda kontrolünü kaybederek pürüzlü taşların üzerine boş bir çuval gibi yere yığıldı!

"Vedat!" diye fısıltıyla bağırdı Burak dönüp arkasına bakarak. Ama Vedat o sesi duyamadı.

Vedat gözlerini açtığında, kendini Kanlı Ay gecesinde, kendi evlerinin salonunda buldu. Etrafta o geceki ağır basık koku, kırmızıya çalan garip ışık vardı. Bilge, Samet ve Burak başına toplanmıştı, ağızları hareket ediyor ama ses çıkmıyordu. Vedat bakışlarını büyük bir dehşet ve çaresizlikle salondaki duvarda asılı duran takvime ve sehpadaki telefonun ekranına çevirdi.

Tarih: Kanlı Ay gecesi... O felaketin başladığı ilk gün!

Gözleri şaşkınlıkla açıldığı o salisede, beyni devasa bir voltaja maruz kalmış gibi sarsıldı.

PAT!

Vedat gözlerini sarsıntıyla tekrar açtı. Yılan Kale’nin arka yamacındaki soğuk toprağın üzerindeydi. Bilge ve Burak onu kollarından tutmuş, doğrultmaya çalışıyordu.

"Oğlum ne oldu? İyi misin?!" dedi Bilge nefes nefese, gözlerinde büyük bir endişeyle. "Bir an gözlerin kaydı, yere yığıldın!"

Vedat şakağından süzülen soğuk teri eliyle sildi. Kulağında hâlâ o çınlamanın son kalıntıları vardı. Az önce gördüğü şey basit bir bayılma değildi; zamanın ve kehanetin tam ortasındaydı. Ama bunu şu an kimseye anlatamazdı. Şaşkınlığını bastırdı, derin bir nefes alıp ayağa kalktı.

"Toprak kaydı, ayağım takıldı... İyiyim," dedi Vedat sert bir sesle. "Bunu sonra konuşacağız. Şimdi sadece kaçmaya odaklanın. İbrahim’in adamları tepeyi sarmadan kayalıklardan aşağı inmemiz lazım!"

Samet kolunu sıkıca bastırarak dişlerini sıktı. "Kutup ayısı şansı var bizde amk... Yürü yürü, kanım tükenmeden vuralım aşağı kendimizi."

Ekip, gecenin karanlığına karışarak Yılan Kale’nin dik ve tehlikeli yamacından aşağıya, ovaya doğru süzüldü. Vedat en arkadan yürürken bir yandan tüfeğini kavrıyor, bir yandan da zihnindeki o korkunç gerçekle savaşıyordu...