Keşfet

Kız Kalesi

Kehanetin Eşiğinde

Yılan Kale’nin dik, sarp ve çalılık kayalıklarından aşağı inerken ovadan esen nemli gece rüzgârı bacaklarına çarpıyordu. Yukarıda, kalenin surlarında İbrahim’in adamlarının hiddetli bağırtıları ve sağa sola sallanan sarı fener ışıkları geceyi yarıyordu. Ancak aşağıda, Çukurova’nın o ucu bucağı görünmeyen zifiri karanlığında derin bir sessizlik hâkimdi.

"Ağır basın amk..." diye mırıldandı Samet, dişlerinin arasından. Sol koluna bağlanan sargı bezi sırılsıklam kırmızıya dönmüştü. Bacağı iki kez çalılara takıldı, sendeleyip Vedat’ın omzuna yüklendi. "Vurulduğum yere sokayım, kolum değil sanki tüm vücudum sızlıyor."

"Çene yapma da bas basana," dedi Vedat, Samet’in belini sıkıca kavrayarak. "Kan kaybından bayılırsan seni burada bırakır, Duster’la Ceyhan merkezde piyasa yaparım bak."

"Hadi oradan piç," diye güldü Samet hafifçe ama gülüşü yarıda kesildi, acıyla yutkundu. Yüzü fenerin cılız ışığında sapsarı görünüyordu.

Bilge önlerinde yürürken bir yandan elindeki av tüfeğini hazır tutuyor, bir yandan da ovanın zeminini tarıyordu. "Ateş açacak durumda değiliz. Tır barikatını aştığımız yeri hatırlıyorsunuz, Duster’ı sakladığımız çalılık buraya en az iki kilometre. Samet bu adımlarla oraya kadar dayanamaz."

"Köy yolu üzerindeki şu eski pamuk deposunu hatırlıyor musun?" dedi Burak, arkadan yetişerek. "Yarım kilometre solda kalıyor. Işık sızdırmaz, duvarları kalın. Önce Samet’in kolunu halletmemiz lazım, yoksa herif yolda mefta olacak."

Vedat bir an duraksadı. Zihninde o sahne çaktı: Kanlı Ay gecesinde, tarihe baktığı o saniyelik kehanet uyanışında, bu pamuk deposunun silüeti sanki gözünün önünden geçmişti. İçinde yükselen o garip ve korkunç ürpertiyi bastırdı. "Tamam," dedi sakince. "Depoya kırıyoruz. Ama sadece yirmi dakika. İbrahim’in devriyeleri yola inmeden Duster’a ulaşmış olmalıyız."

Terk edilmiş, çatı kaplamaları yer yer çökmüş pamuk deposunun içine süzüldüklerinde ortalığı ağır bir rutubet ve toplanmamış pamuk balyası kokusu kapladı. Bilge kapıyı arkalarından kapatıp kalın bir demir çubukla sürgüledi.

Samet’i tozlu bir pamuk çuvalının üzerine oturttular. Bilge cebinden bıçağını çıkarıp Samet’in kanlı kolunu omzuna kadar yardı. Merminin sıyırdığı yer morarmış, et açılmıştı.

"Oğlum yavaş amk, kasap mısın sen?" dedi Samet inleyerek.

Bilge matarasından döktüğü temiz suyla yarayı yıkarken soğukkanlılığını korudu. "Sızlanma Samet. Mermi kemiği sıyırmış, damarı kesmemiş ama sürekli hareket ettiğin için kanama durmuyor. Şanslısın ki kurşun içinde kalmamış." Cebinden çıkardığı gazlı bezi yaranın üzerine bastırıp sıkı bir bağ attı.

"Kanka," dedi Samet, gözlerini tavandaki kırık kiremitlere dikerek. "Harbi diyorum, Ceyhan’a girdiğimize değdi mi lan? Burak sırf şu odun parçası için bizi ateşe attı."

Burak sırt çantasından çivili sopasını çıkarıp yanına koydu, ardından cebindeki küçük defteri açtı. "Laf edip durma Samet. O odun olmasa Yılan Kale’de ne bulacağımızı bilemeyecektik. Ayrıca..." Burak feneri defterine doğru tuttu. "Duvardan aldığım son notları çözdüm."

Vedat bir duvara yaslanmış, elindeki tüfeğin şarjörünü kontrol ederken gözlerini Burak’a çevirdi. "Ne yazıyor Burak? Sadede gel."

Burak gözlüklerini burnunun üzerine itip defterdeki çizimleri gösterdi. "Yılan Kale'deki o balmumu adam Proje AURA’nın sadece bir prototipiydi. Duvardaki tekerlemenin son kıtası ve harita koordinatları doğrudan bir yeri işaret ediyor. Adana sahili... Yumurtalık."

Bilge kaşlarını çattı. "Yumurtalık mı? Sahilde ne işi var biyolojik projenin?"

"Sahilde değil," dedi Burak, parmağını haritadaki bir noktaya basarak. "Yumurtalık Plajı’nın tam karşısında, denizin ortasındaki o küçük adada duran kalede... Kız Kalesi’nde (Deniz Kalesi). Tekerlemedeki şifre, projenin ana kayıtlarının ve virüsün bulaşma/kontrol protokollerinin o kaledeki yeraltı mahzeninde olduğunu söylüyor."

Vedat sessizce dinledi. Zihnindeki kehanet puzzle'ının parçaları oturdukça soğuk terler döküyordu. Burak’ın ağzından çıkan her kelime, aslında Vedat’ın beynine daha önce kazınmış gibiydi. Bu durum onu dehşete düşürüyordu ama çaktırmadı. "Demek hedef Yumurtalık..." dedi ciddiyetle. "Ama önce buradan sağ çıkmamız lazım."

Deponun dışında, uzaklardan bir iki pikabın dizel motor gürültüsü ve spot ışıklarının huzmesi süzüldü. İbrahim’in adamları ovanın tali yollarını taramaya başlamıştı.

"Zaman bitti," dedi Vedat silahını kurarak. "Samet, yürüyebilecek misin?"

Samet dişlerini sıkıp duvar yardımıyla ayağa kalktı. Yüzü solgundu ama gözlerindeki o dikbaşlı Adanalı ifadesi geri gelmişti. "Ben yürümesini bilirim de, o piçler karşıma çıkarsa bu sefer sağ kolumla vururum."

Deponun arka kapısından süzülüp tarlaların arasından yürümeye başladılar. Yol çok kolay değildi; zira ovanın çamurlu toprağı botlarına yapışıyor, her adımda Samet’in yarası sızlıyordu. Yaklaşık sekiz yüz metre ileride, ana yolun kenarındaki bir devriye aracı fenerleriyle etrafı tarıyordu.

Vedat ekibi çalıların arasına pusuya yatırdı. "Sessiz olacağız. Ateş açarsak Ceyhan'daki bütün tayfa tepemize biner."

Devriye pikabı ağır ağır ilerlerken, araçtan fırlayan iki zombi aracın ışığına doğru koştu. Yağmacılar araçtan inip zombileri susturucu takılı silahlarla indirdiler. O kısa karmaşayı fırsat bilen Vedat, ekibe "İlerle!" işareti verdi.

Çalıların, kurumuş sulama kanallarının ve tır hurdalarının arkasından süzülerek Duster’ı sakladıkları çalılığa kadar ulaştılar. Araç bıraktıkları gibi duruyordu; üzeri çalılarla örtülmüş, karanlığa gömülmüştü.

"Çabuk, binin!" dedi Vedat, Duster’ın kapı kilitlerini açarak.

Samet kendisini arka koltuğa attı, başını geriye yaslayıp derin bir nefes aldı. "Ah be anasını satayım... Koltuğun yumuşaklığı cennet gibi geldi."

Burak ve Bilge de araçta yerlerini aldıklarında Vedat sürücü koltuğuna geçti. Anahtarı çevirdiğinde Duster’ın motoru hafif bir gürültüyle hırladı. Far ışıklarını yakmadan, sadece ay ışığının aydınlattığı toprak yoldan Ceyhan sınırını arkalarında bırakarak güneye, Yumurtalık yoluna doğru kırdı direksiyonu.

Dikiz aynasından arkadaki arkadaşlarına baktı Vedat. Samet kan kaybediyordu, Burak defterine gömülmüştü, Bilge ise dışarıyı izliyordu. Vedat cebindeki o karakalem çizime elini götürdü. Kehanetin bir sonraki durağı Kız Kalesi’ydi ve Vedat, oraya vardıklarında kendi kaderleriyle yüzleşeceklerini çok iyi biliyordu...