Piyon
Kanlı ayın dehşet gecesi geride kaldığında, sabahın cılız ışıkları Ayas’taki sığınağın üzerine vurdu. Gecenin vahşetinden geriye kalan manzara mideleri bulandıracak cinstendi. Bahçe, duvar dipleri ve sokak; yanmış, parçalanmış ve çürümüş onlarca zombi cesediyle doluydu. Havada dayanılmaz bir yanık et, kurumuş kan ve küf kokusu asılı kalmıştı.
Günün ilk saatlerinde ekip, virüs kapma ihtimaline karşı yüzlerine medikal maskeleri takıp ellerine kalın inşaat eldivenlerini geçirdi. Tırmıkları, kürekleri ve halatları alıp bahçeye çıktılar.
"Ulan gecenin karanlığında bu kadar iğrenç görünmüyorlardı amk," dedi Samet, tırmığın ucuyla yanmış bir cesedi sürüklerken. Maskesinin altından sesi boğuk çıkıyordu. "Bakın şu tipa... Vallahi kokusu maskeyi delip geçiyor."
Vedat elindeki kürekle bahçe kapısındaki kalıntıları kenara iterken hafifçe güldü. "Geyik yapma da hızlı sürükle Samet. Güneş tam tepeye binmeden şu avluyu temizlememiz lazım, yoksa hastalıktan kırılacağız."
Burak iki cesedi halatla bağlayıp kenara çekerken alnındaki teri koluyla sildi. "Eski günleri hatırlıyor musunuz? Hani okul çıkışı internet kafeye gidip saatlerce oyun oynardık, sonra da köşedeki büfeden tavuk döner yerdik... Şu halimize bak amk. Beden eğitimi dersinde iki tur koşunca pifleyen adamlardık, şimdi ceset taşıyoruz."
"Harbi lan," dedi Samet, yüzünde buruk bir tebessüm belirirken. "O dönercinin yanındaki buz gibi ayran olsa var ya... Şimdi dünyaları verirdim. Evde sıcak duş alıp yatağa yatmanın lüksünü virüs çıkınca anladık valla."
Bilge de yerdeki kovanları toplarken muhabbete katıldı. "O günler geride kaldı beyler. Şikayet etmeyi bırakın da işe odaklanın. Ağaçtaki cesedi indirmezsek rüzgar estikçe kokusu doğrudan salona dolacak."
Saatler süren yorucu ve iğrenç temizliğin ardından bahçeyi nispeten yaşanabilir bir hale getirdiler. Üstlerindeki kanlı eldivenleri ve maskeleri çöpe atıp eve girdiler. Elleriyle yüzlerini dezenfekte ettikten sonra salondaki masanın başına kurulduklarında hepsi bitkindi.
Burak şeffaf haritayı ve cebindeki kâğıdı önüne açtı. Masadaki kola kutusundan bir yudum alıp gözlüğünü düzeltti.
"Bakın," dedi Burak, kâğıttaki koordinat matrisini fener ışığına tutarak. "Şifrenin ilk kısmını çözdüm. Kâğıttaki dairesel semboller doğrudan Yılan Kale’deki bir yapıyı işaret ediyor. Ancak..." Burak parmağını kâğıdın altındaki karmaşık harf diziliminde gezdirdi. "Devamını getiremiyorum amk. Buradaki matematiksel dizilim kilitlendi. Bir noktayı kaçırıyoruz ama ne olduğunu çıkaramıyorum."
Vedat haritaya doğru eğildi, şakaklarını ovdu. "Zorlama şimdilik. Kafamız patlamak üzere. Dün gecenin yorgunluğu da üstümüzde. Biraz kafa dağıtmamız, hava almamız lazım."
"Kafa dağıtmak mı?" dedi Samet kaşlarını kaldırarak. "Nereye gideceğiz ki?"
Vedat’ın gözlerinde karanlık bir ifade belirdi. "Ceyhan yolundaki o barikatı hatırlıyorsunuz değil mi? O piçleri kendi başımıza aşamayız. Bize dikkat dağıtacak, barikattakilerin mermisini bitirecek veya odağını bozacak birileri lazım."
Bilge aniden doğruldu, gözleri büyüdü. "Ne demek istiyorsun sen Vedat?"
"Şunu demek istiyorum," dedi Vedat soğukkanlı bir sesle. "Yazlık siteler tarafına gideceğiz. Orada hâlâ saklanan, çaresiz kalmış insanlar vardır. Onları bulacağız."
"Aptal mısınız siz?!" dedi Bilge sesini yükselterek. "İnsanları ölüme mi süreceksiniz? Yalan söyleyip onları piyon gibi kullanmaktan mı bahsediyorsunuz? O yoldaki yağmacılardan ne farkımız kalacak o zaman?"
"Farkımız bizim hayatta kalacak olmamız Bilge!" diye araya girdi Samet, sesi sertleşerek. "O adamlara bodoslama dalarsak dördümüzün de kafasına sıkarlar! Başka çaremiz var mı soruyorum sana?"
Bilge öfkeyle soludu, ellerini kenetledi. "Bu... Bu hiç doğru değil siktir git."
"Burda ölmek istiyorum diyorsun yani Bilge?" dedi Vedat sakince ayağa kalkarken. "Kimseyi zorla ölüme götürmüyoruz. Sadece Ceyhan'da güvenli bölge olduğunu söyleyeceğiz. Onlar da zaten bir çıkış arıyor. Ekibi bozmak istemiyorsan yanımızda gel ama plan bu."
"İyi de Yılan Kale'de ne olduğunu bile bilmiyoruz AMK??" Dedi Bilge ve Vedat ise "Bilmiyoruz evet, ama çizimlere bakacak olursak adamlar birşey biliyor ki bizi oraya yönlendiriyor. Elimizden geleni yapacaz ve oraya gidecez." diye karşılık verdi.Bilge derin bir nefes verip başını yana çevirdi. Karşı çıkmak istiyordu ama Vedat ve Samet’in dediklerinin acı gerçeğini de biliyordu. Çaresizce sessiz kaldı.
Silahlarını kuşanıp sahil şeridindeki çok katlı yazlık siteler bölgesine doğru yola çıktılar. Yürüyüş yolundaki boş havuzların, devrilmiş şezlongların arasından süzülerek en büyük sitelerden birinin bahçesine girdiler.
Çok geçmeden B Blok'un girişindeki tahta barikatların arkasında bir hareketlilik fark ettiler. Binalardan birinin balkonundan duman yükseliyordu.
"Biri var," dedi Burak fısıldayarak.
Vedat öne çıktı, silahını indirdi ama elini kabzasından ayırmadı. "Bırakın ben konuşacağım."
Binanın girişine yaklaştıklarında kapıdaki tahta barikatın arkasından 20'li yaşlarında, üzerinde çakma marka eşofman takımı, boynunda gümüş zinciri olan bir genç fırladı. Elinde paslı bir pompalı tüfek tutuyordu. Yürüyüşü, duruşu ve kafa sallayışı tam bir mahalle kekosunu andırıyordu. Arkasında ise korkuyla büzülmüş iki genç ve bir kadın duruyordu.
"Hayırdır gardaş?!" diye bağırdı keko genç, çenesini yukarı kaldırarak. "Kimsiniz lan siz? Ne gezürsünüz benim çöplüğümde?"
Vedat adımlarını yavaşlattı, yüzüne kendinden emin ve hafif yasadışı bir tebessüm yerleştirdi. Adamın dilinden konuşması gerektiğini an an kavramıştı.
"Sakin ol gardaş" dedi Vedat, ellerini ceplerine sokup hafifçe yan durarak. "Silahı indir de asabımı bozma. Biz buraya mevzu çıkarmaya gelmedik."
Keko genç hafifçe bocaladı, tüfeğin ucunu biraz indirdi ama diklenmeye devam etti. "Harbiden kimsiniz olum siz? Burası benim sitem ha hayırdır gardaş"
Vedat adamın yanına doğru iki adım yaklaştı, ses tonunu tam bir mahalle abisi havasına soktu. "Bak koçum... Adım Vedat. Şehir merkezinden geliyoruz. Sizin burada aç sefil beklediğinizi gördük. Mevzuyu uzatmayayım; Ceyhan tarafında bizim uşaklar var. Ordu Ceyhan’da devasa bir güvenli bölge kurdu. Erzak bol, mühimmat bol, sıcak yemek var."
Gencin gözleri bir anlığına parıldadı. "Harbi mi diyürsün la gardaş Ceyhan'da zula sağlam mı?"
"Ayağına kadar geldik, yalan mı söyleyeceğiz gardaş?" dedi Vedat güven verici bir kafa sallamayla. "Açlıktan nefesiniz kokuyor burada amk. Biz Ceyhan'a dönüyoruz. Yolda ufak bir çete barikatı var ama helalinden birkaç eli silah tutan adam olursa o barikatı çerez gibi ezer geçeriz. Bizimle gelirseniz Ceyhan'daki güvenli kampa girersiniz, kapıda krallar gibi karşılanırsınız. Var mısın, yok musun?"
Gencin arkasındaki çaresiz insanlar umutla birbirine baktı. Keko genç de tüfeğini omzuna astı, göğsünü kabarttı. "Eyvallah gardaş... Zaten bizim de burada erzak bitti bitecekti. Elemanlarla mevzuya girmeye varız biz. Ne zaman akıyoruz?"
"Bugünlük dinlenin, hazırlığınızı yapın," dedi Vedat soğukkanlılıkla. "Yarın sabah çıkış yolunun 50 metre gerisinde bi market var orada buluşalım. Yolu beraber yaracağız."
"Cansın Vedat abi, adamsın!" dedi genç kafa sallayarak.
Anlaşma sağlanmıştı. Ekip arka sokaklardan sığınağa doğru dönüş yoluna geçti. Güneş batmak üzereydi.
Yolda yürürken Samet Vedat’ın omzuna vurdu. "Ulan Vedat... Adamı resmen mahalle ağzıyla kandırdın amk. 'Sizin burada aç sefil beklediğinizi gördük' falan derken az daha kahkaha atıyordum amk."
"O tipler güçten ve racondan anlar Samet," dedi Vedat düz bir sesle. "Başka türlü güvenini kazanamazdık."
Burak derin bir nefes verdi. "Şimdi o garibanlar yarın Ceyhan yolunda mermilerin önüne atlayacaklarını sanmıyorlar bile... Gerçekten acımasızca bir plan."
Bilge arkada tek bir kelime bile etmeden yürüyordu. Sessizliği, plana ne kadar karşı olduğunu ama çaresizliğini özetliyordu.
Sığınağa varıp kapıyı arkalarından kilitlediler. Günün yorgunluğu ve yapılan planın zihinsel yükü salona çökmüştü.
Vedat masadaki haritaya baktı. "Bugünlük bu kadar. Yarın sabah hem şifrenin kalanını çözeceğiz hem de o çocukları Ceyhan barika