🍒5.BÖLÜM🍒
Demir’in ani gidişinin ardından, marketin ortasında öylece kalakalmıştım. Zihnimde cevapsız bir soru işareti dönüp duruyordu: Kimdi bu prenses? Merak dalgası tüm benliğimi sarmaya başlasa da hırslı bir nefes verip omuzlarımı silktim. “Aman, bana neyse!” diye mırıldandım kendi kendime. Demir’in hayatı beni ilgilendirmiyordu. Topuklarımın üzerinde hışımla dönüp market sepetinin sapını sıkıca kavradım ve yarım kalan alışverişime geri döndüm. Raf aralarındaki parlak ışıkların altında, listemdeki malzemeleri aceleyle sepete doldururken bile aklımın bir köşesi hâlâ az önceki vedadaydı.
Nihayet kasaya gelmiştim. Market bandına dizilen paketlerin çıkardığı sesler, kafamın içindeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. Görevliye ödemeyi yapıp fişi aldım ve kollarımı dolduran ağır poşetlerle kendimi dışarı attım. İşte asıl sorun şimdi başlıyordu. Poşetlerin plastik sapları daha ilk saniyeden parmaklarımı kesmeye, tenimi acıtmaya başlamıştı. Bunları şimdi nasıl taşıyacaktım ki? Malzemelerin ağırlığı omuzlarımı aşağıya çekiyordu; hepsini tek başıma pastaneye kadar götürmem imkânsız gibi bir şeydi. O an çaresizlikle caddenin yukarısına baktım ve zihnime bir fikir düştü: Ege’yi mi çağırsaydım? Bir telefonumla arabayı kapıp hemen geleceğini biliyordum.
Ama bu düşüncenin hemen ardından, aramızda geçen o son tartışma tokat gibi yüzüme çarptı. Ona en son nasıl kızdığımı, araya giren o soğuk mesafeyi hatırladım. Durduğum yerde ayaklarımı huzursuzca birbirine vurdum. “Ne yapsam ya?” diye düşündüm, içimdeki gurur ve çaresizlik amansız bir savaşa tutuşmuştu. Fakat etrafıma baktığımda Ege’den başka hiçbir seçeneğimin olmadığını acı bir şekilde fark ettim. Son anda teslimiyetle pes ettim. Serin rüzgâra karşı dişlerimi sıkarak telefonumu cebimden çıkardım. Rehbere girip parmaklarımı hızla kaydırdım, Ege’nin numarasını buldum ve arama tuşuna bastım.
Ekranın yukarısında “Aranıyor...” yazısı belirdi. Telefon kulağımda uzun uzun çaldı, çaldı... Ama açan olmadı. Yüzüm büyük bir hayal kırıklığıyla aşağı düşerken, göğsümün sıkıştığını hissettim ve derin, bir iç çektim. Umutsuz bir inatla bir kere daha aradım.
Yine açmamıştı. İçimde yükselen o çaresiz öfke aniden parladı. “Neyse!” diyerek hışımla aramayı sonlandırdım ve telefonu cebime tıktım. Sinirden olduğum yerde zıplamıştım ve bu ani hareketle saçlarım darmadağınık bir şekilde önüme, gözlerimin üzerine gelmişti. Yüzüme gelen telleri nefretle, elimi sertçe kullanarak arkaya doğru ittirdim. Vakit kaybedemezdim. Bu kez hızla Zeynep’i aradım. Telefon açılır açılmaz durumu anlatıp ondan acele etmesini, bir araba bulup derhal buraya gelmesini istedim.
Tam o esnada gökyüzünden ilk damlalar düştü; yağmur atıştırmaya başlamıştı. Kafamı kaldırıp yukarıya, kül renkli bulutlara baktım. Saniyeler içinde hızlanan yağmurdan kaçmak için yerdeki ağır poşetleri aceleyle marketin girişindeki küçük beton çatının altına taşımaya başladım. Korunaklı alana sığındığımda derin bir nefes aldım ve beklemeye koyuldum. Tepemdeki çatıdan yükselen yağmur sesleri ritmik bir gürültüye dönüşürken, hava da iyice soğumuştu. Titreyen ellerimi montumun ceplerine soktum, omuzlarımı dikleştirip ısınmaya çalıştım. Bir yandan da caddenin köşesini gözlüyor, içimden “Bu Zeynep nerede kaldı ya?” diye söylenip duruyordum.
Zaman geçmek bilmiyordu. Yaklaşık yarım saat boyunca olduğum yerde soğuktan hafifçe sarsılarak bekledim. En sonunda, caddenin gürültüsünü bastıran sert bir korna sesiyle irkilerek kendime geldim. Yağmurun sesine kapılmış, öylece uzaklara dalmıştım. Ürkerek ve hızla ayağa kalktığımda gördüğüm manzara karşısında donakaldım; kornaya basan Ege’ydi! Direksiyonun arkasından bana bakıyordu. Şaşkınlıktan gözlerim açılmışken, arka koltuktaki Zeynep’i fark ettim. Zeynep arabadan aşağı inmiş, elindeki şemsiyeyi alelacele açarak yanıma doğru yürüyordu. Hemen arkasından Ege de kapısını kapatıp ıslak kaldırımda bize doğru adımlamaya başladı.
Zeynep yanıma ulaştığında, gözlerimi kısarak ona hesap sorar, sorgular bir ifadeyle bakıyordum. Tam ağzımı açacaktım ki Ege yanımıza gelip tam önümde durdu. Aramızdaki o gergin sessizliği hisseden Zeynep, durumu kurtarmak istercesine, “Ben birkaç poşet alıp geçiyorum arabaya. Yağmur çok yağıyor, ıslanmak istemiyorum,” dedi ve hızla yerdeki poşetlere doğru yaklaştı. Poşetlerden ikisini kapıp koşar adım arabaya geri döndü.
Zeynep’in gidişiyle çatının altında baş başa kalmıştık. Ege, gözlerimin içine bakarak, “Kiraz,” dedi. Sesi alışılmadık derecede ciddi, mesafeli ve pürüzsüzdü. İçimde ona karşı biriken kızgınlığı, kırgınlığı sımsıkı tutarak cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine bastırdım, yüzümü inatla yan tarafa çevirip kollarımı göğsümde sıkıca bağladım. Bakışlarımı ondan kaçırıyordum. Ege, elleri cebinde, derin bir sessizliğe gömüldü. Bakışlarını bir an için yukarıya, yağan yağmura çevirdi, ardından tekrar bana indirip “Hım, peki...” diye mırıldandı. Sonra yineledi adımı, daha yumuşak ama bir o kadar da ısrarcı bir tonla: “Kiraz.”
Nefesim daralıyor gibiydi. Ciğerlerime soğuk ve derin bir nefes çekip, “Poşetleri alayım ben, gidelim,” diyerek ona doğru hamle yaptım ve hareket etmeye başladım. Tam yanından sıyrılıp gidiyordum ki, parmakları nazik ama kararlı bir şekilde kolumu tuttu. Durmak zorunda kaldım. Bakışları yüzüme kenetlenmişti. “Kiraz, özür dilerim. Tamam, haklısın... Anlayamadım seni,” dedi. Kelimeler dudaklarından samimi bir pişmanlıkla dökülmüştü.
Kolumu yavaşça kurtarıp yüzümü tamamen Ege’ye çevirdim. İçimdeki kırgınlığı göstermemeye çalışarak alaycı bir tavır takındım: “Hangi dağda kurt öldü acaba? Hilal bir şey yaptı da ondan mı geldin?” diye sordum, gözlerimi kısıp tepkisini ölçerek.
“Yoo, hayır. Hilal’le konuşmadık bile,” dedi Ege, adımları bana doğru yaklaştı. “Arkadaşımsın. Haksızlık yaptığımı anladım biraz, bu yüzden...” Cümlesini tamamlamasına izin veremedim. İçimdeki tüm o buzlar aniden eriyivermişti. Kalbimin hızla çarptığını hissederek, “Ayy, canım kankim benim!” diyip ,kendimi tutamayarak boynuna atladım.
Kollarımla ona sıkıca sarıldığım an, her zaman kullandığı o tanıdık, erkeksi ağır parfüm kokusu doldu burnuma. O koku zihnimi bir anlığına bulandırdı, bedenimde garip bir sıcaklık yayıldı. Farkındalık zihnime bir şimşek gibi çakınca, ne yaptığımı fark ederek büyük bir panikle kendimi hemen geri çektim. Yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum. “Özür dilerim, pardon...” diye fısıldadım, sesim heyecan ve utançtan titremişti.
Ege, bu ani sarılma ve geri çekilme karşısında tamamen afallamış bir ifadeyle kalakalmıştı. Toparlanmaya çalışarak, bakışlarımı yerdeki diğer poşetlere çevirdim. “Şu poşetleri alalım o zaman kankiciğim, yardımcı olacaksan,” dedim ve havadaki o tuhaf gerginliği dağıtmak için ona hafifçe göz kırptım.
Yüzündeki şaşkınlık yerini hafif bir tebessüme bırakırken, “Tabi ki,” der gibi başıyla onayladı. “Sen geç arabaya, ben alır gelirim.”
“Yok, olmaz. Yardım edeyim sana,” diye üsteledim, ağırlığı tek başına taşımasını istemiyordum.
Ege duraksadı, kaşlarını hafifçe çatarak sahte bir ters bakış attı. “Kirazcığım, canım arkadaşım... Arabaya geçmeni söylüyorum ve poşetleri alıp geliyorum, dedim “ dedi, sesindeki o korumacı ton tartışmaya kapalıydı.
Daha fazla direnecek gücüm kalmamıştı. “Peki,” kelimesi teslim olmuş bir şekilde çıktı dudaklarımın arasından. Başımı hafifçe öne eğdim, gözlerimi ıslak betona dikerek adımlarımı geriye doğru yönlendirdim. Ege kalan poşetlere doğru yürümek için adımladığında , ben de arkamı döndüm. Ellerimi montumun ceplerinden çıkarıp yağmur damlalarının altında hızla arabaya doğru ilerledim ve ön sağ koltuğa bindim. Arabanın içi dışarıya göre sıcacıktı.
Ben kapıyı kapatır kapatmaz, Zeynep arka koltuktan öne doğru hamle yaptı. Kafasını iki koltuğun arasındaki boşluktan bana doğru uzatarak, gözlerinde parıldayan bir merakla sordu: “Ne oldu kanka? Ne konuştunuz Ege’yle?”
Ona doğru dönüp gözlerimi devirdim, kalbimin hâlâ ritimsiz atışını gizlemeye çalışarak, “Hiç Zeynep, ne konuşacağız,” dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
Zeynep inanmadığını belli eden küç
Yorumlar
- Berk Emir Baran: zeynepin bu konuları sorgulaması açısından keyifli değil mi?
- Umut Dündar: Yağmurda beklemek zor ama bunu birlikte de halledebilirdi ege
- Mardin güzeli: Eee şimdi Egeyle her şey bitti mi sanıyorsun?
- Fulya Büyük: Abartmasan iyi olurdu
- Ayla Sancak: Bir daha denesen aramasaydın keşke!
- Sümeyye: yine bir asıl sorunla karşılaşırsın
- Volkan Eryılmazlı: demirin gidişinden sonra bu kadar dağılmanı istemezdim hadi ama! @duskutusu
- Kadir karasu: Hayır o tartışmayı geç artık egeye dönebilirsin merak etme