2. Bölüm.

Hocanın verdiği bir haftalık süre, sınıftaki herkes için farklı bir anlam taşıyordu. Kimileri için bu ödev sadece bir not kaygısıyken, kimileri için saklı duyguların veya bastırılmış öfkelerin gün yüzüne çıkacağı bir dönüm noktasıydı. Gruplar dağılmış, herkes kendi güvenli alanına veya kaçtığı gerçeklere doğru yola koyulmuştu. Ancak Deniz hariç herkes, bu bir haftayı hayatlarının en verimli zamanına dönüştürmek niyetindeydi.
O sırada Demir, şehrin kalabalık bir kafesinde yarım saattir masadaki boş sandalyeyi izliyordu. Proje arkadaşı Deniz’i defalarca aramış, ancak her seferinde geçiştirici cevaplarla karşılaşmıştı. Zaman ilerledikçe içindeki o tanıdık hayal kırıklığı büyüdü ve artık tamamen ümidini kestiği o an, eşyalarını yavaş hareketlerle çantasına yerleştirmeye başladı.
Fermuarın sesi kafenin gürültüsünde kaybolurken kapıya yöneldiğinde zihni de en az adımları kadar yorgundu. “Aptal Demir, zaten ne bekliyordun ki?” diye geçirdi içinden, “Seninle gelip burada proje yapacağını mı? Aptallık bende... En başında reddetmeliydim.” Tam o anda telefonuna düşen mesaj, Deniz’in yine gelemeyeceğini haber veriyordu. Demir’in parmakları telefonun kenarlarını sıktı; hissettiği öfke aslında Deniz’e değil, ona bir kez daha yalan söylemeyeceğine dair güvendiği için en çok kendineydi.
Demir kafeden hayal kırıklığıyla çıkarken, şehrin başka bir köşesinde, kütüphanenin o ağır ve sessiz kokusu içinde Burak da benzer bir bekleyiş içindeydi. Ancak onun bekleyişi öfkeyle değil, gizli bir hevesle harmanlanmıştı. Betül’den hoşlandığını kendine bile zor itiraf ediyordu; ona karşı hissettiği her duyguyu, kızın o sert ve iğneleyici duvarları yüzünden saklamak zorunda kalmıştı. Tam omuzunda hissettiği bir el ile düşüncelerinden sıyrıldı. Arkasını döndüğünde karşısında kızıl saçları ve derin kahverengi gözleriyle Betül duruyordu. Burak kızı baştan aşağı süzmeden edemedi, yüzünde kontrol edemediği bir gülümseme belirdi. “Yine her zamanki gibi muhteşem,” diye düşündü sessizce.
Betül kaşlarını çatarak ona baktı: “- Burak?” dedi uyarıcı bir tonla. Genç çocuk adını duyduğunda büyü bozulmuş gibi kendini toparladı ve hemen yanındaki sandalyeyi işaret ederek oturmasını bekledi.
Onlar kütüphanenin disiplinli sessizliğinde çalışmaya başlarken, Ateş de kendi odasında benzer bir disiplinle projenin planını hazırlıyordu. Masasında her adımın milimetrik notları varken, karşısında oturan Yağmur’un odağı bambaşkaydı. Ateş projenin geleceği için kağıtlara gömülmüşken, Yağmur’un yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. Dayanamayıp elini uzattı ve Ateş’in her zaman kusursuz duran saçlarını karıştırıp dağıtıverdi. Ateş, bu beklenmedik temasla ani bir refleksle kafasını geri çekti.
Ateş, kaşlarını kaldırarak şaşkın bir ifadeyle sordu: “- Yağmur, ne yapıyorsun sen!?” Sesi her zamankinden daha yumuşaktı; aslında sinirlenmemiş, sadece bu ani yakınlığa ne tepki vereceğini bilememişti.
Yağmur, onun bu şaşkınlığını umursamadan neşeli bir sesle yanıtladı: “- Eğleniyorum.”
Bu sözler Ateş’in bir an duraksamasına neden oldu. Karşısındaki enerjinin karşısında gardının düştüğünü hisseden genç adam, sessizce mırıldandı: “Başa belasın deli kız.”
Ancak tüm bu küçük çekişmelerin ve gizli duyguların ötesinde, başka bir evin kapısında çok daha ağır bir atmosfer şekilleniyordu. Volkan, tam kapıyı çalacakken Eva kapıyı açmıştı. Genç çocuk bu duruma şaşırsa da donuk ifadesini bozmadı. Eva onu samimi bir gülümsemeyle içeri davet ettiğinde, Volkan sessizce salona geçip bir sandalyeye oturdu ve beklemeye başladı. Bakışları, duvarın tam ortasında asılı duran mutlu bir aile fotoğrafına takıldı.
Yaz günü çekilmiş bu karede Eva, çiçekli elbisesiyle çimenlerde uzanmış, anne ve babası onu gıdıklayarak kahkahalara boğuyordu.
O fotoğraf, Volkan’ın zihnindeki karanlık odaların kapısını bir kaza gibi çarparak açtı. Kendi sevgisiz geçmişi; şiddet bağımlısı bir baba ve kendisini koruyamayıp giden bir annenin bıraktığı o derin yara aniden sızlamaya başladı. Sırtında patlayan kemerin acısı, hastane odalarının soğukluğu ve o caninin pençelerinde geçen sahipsiz çocukluğu, aylarca komada kalışı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Dışarıdan bakıldığında hala bir heykel kadar hareketsizdi ama sağ bacağı kontrolsüzce titriyor, parmakları masaya ritmik ve gergin darbeler vuruyordu.
Eva, arkadaşındaki bu ani ve korkutucu değişimi hemen fark etti. Yavaşça yaklaşıp elini hafifçe Volkan’ın koluna koydu: “- İyi misin Volkan?” dedi sakince.
Volkan, sanki o dokunuş bir zehirmiş gibi aniden çıkıştı: “- Ben Volkan Değilim!” Her kelimenin üzerine basarak, adeta o ismi bir yük gibi üzerinden atarak söylemişti bunu. Eva dehşet içinde kaldı. Arkadaşının garip hallerini biliyordu ama onu ilk kez böyle görüyordu.
“- Volkan... ne saçmalıyorsun sen?” diye fısıldayabildi şaşkınlıkla. Karşısında oturan kişinin sesi artık bir dostun değil, tamamen yabancı ve ürkütücü birinin sesiydi...
Yorumlar
- ..: Tanıdık bir cümle