Keşfet

1. Bölüm - Üçüncü Basamak

Kırık Merdiven

Gül Apartmanı'nın merdivenindeki üçüncü basamak, Emre doğmadan önce de kırıktı. Ya da ona öyle anlatmışlardı. Mermerin ortası çatlamış, sağ yanından bir parça kopmuş, geriye keskin, diş gibi bir kenar kalmıştı. Apartman yönetimi her toplantıda "Bu ay mutlaka" der, her ay başka bir masraf çıkar, basamak yerinde kalırdı. Sakinler ona alışmıştı. Alışmak, bir sorunu çözmenin en ucuz yoluydu.

Emre merdiveni iki kişi gibi çıkardı. Sabahları, okula yetişmeye çalışırken, o basamağı gözü kapalı atlardı. Gece, uykusuz ve yorgun döndüğünde ise ona basmamak için dikkat etmesi gerekirdi, çünkü bacakları artık kendi kafasını dinlemezdi. Bu yüzden çıkışı bile ruh halini gösteren bir şeydi. Hızlı ve hafifse, güne yenilmemiş demekti. Yavaş ve ağırsa, evde annesinin ne halde olduğunu önceden tahmin edebilirdi.

O sabah hızlıydı. Hızlı olmak zorundaydı, çünkü saat yediyi on geçiyordu ve ilk ders matematikti.

Mutfağa girdiğinde annesi Hatice, ayakta çay demliyordu. Gecenin yorgunluğu yüzüne işlemişti ama gözleri her zamanki gibi uyanıktı. Hatice, sabah altıdan akşam altıya kadar bir sitenin temizliğine bakıyor, akşamları da komşusunun iki katlı evine bakmaya gidiyordu. Emre, annesinin hiç oturduğunu görmemişti. Oturduğunda bile bir şeyi bekliyor gibiydi.

"Kahvaltı hazır," dedi Hatice. "Elif'i de uyandır, yine geç kalacak."

"Uyandırdım zaten."

"Uyandırmak, kalkmak demek değil."

Emre gülümsemeye çalıştı. Masada iki dilim ekmek, biraz beyaz peynir, yarım domates vardı. Annesi her sabah domatesi ikiye bölerdi. Yarısı Emre'ye, yarısı Elif'e. Kendi payına bir şey ayırdığını hiç görmemişti. Bir gün sormuş, annesi "Ben sabahları aç olmuyorum," demişti. Emre yıllar sonra anlayacaktı ki bu, bir annenin söyleyebileceği en büyük yalanlardan biriydi.

Küçük kardeşi Elif dokuz yaşındaydı. Saçları dağınık, gözleri yarı kapalı, elinde pelüş bir tavşanla mutfağa girdi. Tavşanın bir kulağı kopmuştu. Annesi diktikçe yine kopuyordu. Elif tavşanı bırakmazdı çünkü o, babasının son aldığı oyuncaktı.

Babası Cemal, üç yıl önce, bir şantiyede, iskelenin çöktüğü gün ölmüştü. Emre o gün on üç yaşındaydı. Okul müdürü onu sınıftan çağırmış, yüzüne bakmadan konuşmuştu. Emre o anı çoğu kez hatırlamazdı, ama bazı geceler bir kapının açılma sesi, bir yetişkinin yere bakan gözleri, bir telefonun çalışı onu birden oraya götürürdü. Hatırlamak ona acı verirdi, unutmak ise onu suçlu hissettirirdi. İkisinin arasında, her gün biraz daha büyümeye çalışıyordu.

"Abi, bugün beni okuldan sen alır mısın?" dedi Elif, ekmeğini kemirirken.

"Alırım." Bunu söyledikten sonra fırın aklına geldi. Hasan Usta'nın fırınında akşam beşte olması gerekiyordu. Okul çıkışı Elif'i almak, onu eve bırakmak ve fırına koşmak, yirmi dakikalık yolu on ikiye indirmeyi gerektirirdi. Ama "Alırım" demişti. Emre, söz verdiğinde sözünü tutmak zorunda hisseden insanlardandı. Babasından kalan tek şey belki de buydu: Verdiğin sözü tutmak.

"Ders çalışmayı unutma," dedi annesi, arkasını dönmeden.

"Çalışırım."

"Çalışmak için vakit bulursun. Bulamazsan ben bulurum."

Bu, annesinin bütün hayatını özetleyen cümleydi. Vakit bulunurdu. Bulunmazsa bulduran biri çıkardı. Emre bunu bir gün mutlaka ödeyeceğini biliyordu. Ama nasıl ödeyeceğini, henüz kimse ona öğretmemişti.

Okula giden yol, mahallenin arka sokaklarından geçerdi. Duvarlar kâğıt gibi soluk, balkonlar doluydu. Camlar, çamaşırlar, kırık saksılar... Bir semtin karakterini, balkonlarından anlarsınız. Burası, hep eksik bir şeyleri tamamlamaya çalışan bir semtti.

Köşedeki bakkalın önünde dört beş çocuk toplanmıştı. Emre onları tanırdı. İçlerinden biri Berk'ti, bir zamanlar aynı sıraya oturdukları, sonra yolları ayrılan çocuk. Berk artık okula gitmiyordu. Çok para harcıyor, çok az konuşuyordu. Ayakkabıları pahalı, bakışları rahattı. Emre ona her baktığında, bir kapının ardından sızan sıcaklık gibi bir şey hissederdi: Kestirme bir yolun cazibesi.

"Emre!" dedi Berk, elini kaldırarak. "Gel biraz, bir şey soracağım."

"Geç kalıyorum."

"Dersin kaçmaz. Ayakkabılarına bak, bu hâlin ne? Bir işin var mı, söyle, bakarız."

"Fırında çalışıyorum."

Berk güldü. Kötü bir gülüş değildi. Belki de bu yüzden tehlikeliydi. "Fırında ayda ne alıyorsun?"

Emre bir an düşündü. Söylemek istemedi, utanç ona doğru yaklaştı, ama yalan da söylemedi. Rakamı söyledi.

Berk başını salladı, sanki bir hastalığa teşhis koyar gibi. "Bir günde çıkarırsın bunu," dedi, sakin, neredeyse şefkatli bir sesle. "Düşün. Akşama kadar vaktin var."

Emre yürümeye devam etti. Kalbi, istediğinden hızlı atıyordu. Bir yanı Berk'in teklifine kızıyor, bir yanı o rakamı aklından çıkaramıyordu. İşte dramın en tehlikeli yeri tam burasıydı: Kötülük, insanın karşısına kötü bir yüzle çıkmazdı. Çoğu zaman "yardım" kılığında, gülümseyerek gelirdi.

Okula vardığında zil çalmıştı. Koridorda koşarken Nazan Hoca'nın sesini duydu.

"Emre! Gel buraya."

Matematik öğretmeni Nazan Hoca, ellilerinin başında, gözlüklü, ince kaşlı, dik bir kadındı. Sınıfta kimsenin ona yan bakmaya cesareti olmazdı. Ama Emre, onun aslında bütün öğrencilerinin yüzlerini ezbere bildiğini, kimin ne zaman değiştiğini fark ettiğini çok önceden öğrenmişti.

"Geç kaldın."

"Özür dilerim hocam, kardeşimi..."

"Gerekçe istemedim," dedi Nazan Hoca. "Bir şey soracağım. Dünkü sınavda neden ikinci soruyu boş bıraktın?"

Emre durdu. İkinci soru, yüksek puanlıydı ve çözmesi zor değildi. Zorluk, önceki gece çalışmaya vakit bulamamasından değil, soruya bakarken aklının bambaşka bir yerde olmasından gelmişti. Fırında fazla mesai yapmış, eve gece on bire doğru dönmüş, elindeki kitabı açtığında satırlar yüzüne bakıp gülmüştü.

"Zamanım yetmedi hocam."

Nazan Hoca ona uzun uzun baktı. Gözlüğünü çıkardı, bu, onun ciddi konuşacağının işaretiydi.

"Sen bu sınıfın en iyi üç öğrencisinden birisin," dedi. "Ve sınavın yarısını boş bırakan, geç gelen, gözleri morarmış bir çocuğa da dönüşüyorsun. Ben bunları görüyorum, Emre. Görmezlikten gelmeyi bilmem."

Emre'nin boğazı düğümlendi. Bunu hiç beklemiyordu. Sertlik bekliyordu, azar bekliyordu. Anlayış ise ona, bir kapıyı hiç aralık bırakmayan bir hayat boyunca tanıdık gelmeyen bir şeydi.

"Ben... idare ediyorum hocam."

"İdare etmek yaşamak değildir." Bunu söylerken sesi yumuşadı. "Okuldan sonra on beş dakika bana uğra. Sana bir şey vereceğim."

"Hocam, kardeşimi almam gerekiyor."

"O hâlde kardeşinle birlikte gel."

Emre hiçbir şey diyemedi. Sınıfa girdi, sırasına oturdu. Tahtada x'ler ve y'ler vardı, yanlarında harflerle yazılmış bilinmeyenler. Bir bilinmeyeni bulmak için denklemin diğer yanındaki her şeyi bilmek gerekirdi. Emre, kendi hayatındaki denklemin diğer yanını bilmiyordu. Onu bir gün öğrenecekti, ama bugün değil.

Gün uzundu. Öğle arasında yemekhaneye gitmedi, çünkü cebinde bozuk para yoktu ve bunu kimseye söylemek istemiyordu. Bahçede, duvarın dibine oturdu, çantasından annesinin sabah koyduğu bir parça ekmeği çıkardı. İçinde beyaz peynir vardı. Yarım domates, ekmeğin arasına sıkışmıştı. Annesi, kendi payından bir parça daha ayırmış olmalıydı, çünkü bu, sabah masadakinden biraz fazlaydı.

Emre ekmeği ağır ağır yedi. Her lokmada, annesinin boş masasını düşündü.

Okuldan sonra Elif'i aldı. Nazan Hoca'nın odasına gittiler. Hoca, masasının çekmecesinden bir kitap çıkardı. Kapağı yıpranmış, kenarları sararmış, adı "Üniversiteye Hazırlık: Matematik" olan bir kitaptı.

"Bu, benim oğlumun," dedi. "Artık ihtiyacı yok. İçinde notlar var, silme. Sana yardımı olur."

"Hocam, ben..."

"Parasını istemedim." Kadın başını hafifçe eğdi. "Kitabı almak, yardım istemek değil Emre. Yardım istemek, sandığın kadar utanılacak bir şey de değil."

Emre kitabı iki eliyle aldı. Ağırlığı gerçek kitabın ağırlığından fazlaydı. Kapağa baktığında, birinin tükenmez kalemle yazdığı bir not gördü: "Yap. Başarabilirsin." Bu, bir yabancının el yazısıydı ama o an Emre'ye, hayatında hiç duymadığı kadar yakın geldi.

Elif, ağabeyinin kolunu çekti. "Abi, gidelim, geç kaldık."

Geç kalmışlardı. Fırına koşmak zorundaydı. Merdivenlerden, Elif'in elinden tutarak, hızla indi. Apartman giri

Yorumlar

  • Azad Yiğit: Bakalım sıyrılabilecek mi 🤔
  • Selin POLAT: Çalış artık emre karmaşadan sıyrılmalısın
  • Azad Yiğit: Mantıklı 👏
  • AZRA KARADUMAN: elifin tavşanı hep kopuyorsa üzülmeme gerek yoktu bazen dayanışma da bir kaybetmedir
  • Rıza Kaya: emre alışkanlıklar hayatta kalmak içindi ama bu senin için acı olmamalı
  • Azad Yiğit: Umarım o zamanı bulabilir bakalım
  • Ebru Uysal: Annen sürekli çalışıyor ama kendisine de biraz zaman ayırmalı