2. Bölüm - Hasan Usta`nın Fırını
Fırının kokusu, sokağın başında karşılardı insanı. Taze ekmek, kızarmış susam, yanık bir odun. Emre bu kokuyu sevmeyi çoktan bırakmıştı. Bir şeyi çok sevmeniz, ona mecbur kaldığınızda biter. Ama kokunun içinde, ona hâlâ dokunan bir şey vardı: Bir çocukken babasının elini tutup bu fırından aldıkları sıcak simit.
Hasan Usta altmışlı yaşlarındaydı. Ellerinin her çizgisi un doluydu. Kaşları kalın, sesi yankılıydı. Konuştuğunda sanki bir kuyunun dibinden konuşuyor gibi gelirdi. Ona karşı gelen çıraklar olurdu, ama Emre hiç karşı gelmedi. Usta ona yalnızca iş vermemişti. Babasının cenazesinden sonraki ilk hafta, kapısını çalmış ve "Evde oturma, burada ol. Elin iş tutsun, kafan boş kalmasın," demişti. Emre o zaman on üç yaşındaydı. Kimse ona bunun bir çocuğa verilecek iş olup olmadığını sormamıştı. Belki de sormaya gerek görmemişlerdi.
"Geciktin," dedi Hasan Usta, hamuru yoğururken başını bile çevirmeden.
"Kusura bakmayın usta, kardeşimi..."
"Bileğin ne oldu?"
Emre şaşırdı. Topallamasını bu kadar gizlemeye çalışmıştı. "Merdivende ayağım takıldı."
"O merdiven bir gün birinin boynunu kıracak," dedi usta. "Otur şuraya." Raftaki bir bezi alıp ıslattı, Emre'nin bileğine sardı. Elleri sertti ama dokunuşu şaşırtıcı biçimde yumuşaktı. "Bir saat otur. Un çuvallarını sonra taşırız."
"Usta, yapabilirim."
"Yapabilmen ayrı, yapmaman gerekmesi ayrı. İkisini birbirine karıştırma."
Emre oturdu. Fırının arka odasında, un çuvallarının arasında, bileği sarılı, elinde Nazan Hoca'nın verdiği kitap vardı. Çantasından çıkarıp ilk sayfasını açtı. Bir önceki sahibinin kenarlara yazdığı notlara baktı. "Burada hata yaptım. Tekrar bak." "Bu yöntem daha kısa." Bir çocuk, yıllar önce, aynı sayfalarda bir şeyleri çözmeye çalışmıştı. Bu düşünce Emre'ye garip bir yoldaşlık verdi.
Birkaç soru çözdü. Sonra ikinci bir şey fark etti: Fırının sesi, kafasını susturuyordu. Hamurun yoğrulma sesi, odunun çıtırtısı, tezgâhtaki tabaklar... Bu sesler, aklındaki gürültüyü bastırıyordu. Hasan Usta bunu biliyordu, belki de bu yüzden onu bu odaya oturtmuştu.
Akşam yedide fırın yoğunlaştı. Müşteriler geldi, kimi acele, kimi sohbet etmek için. Emre tezgâhın arkasına geçti, topallayarak ama gülümseyerek ekmekleri kâğıda sardı. Bu işte iyiydi. İnsanlara bakmak, hangisinin ne istediğini sormadan anlamak, bir yaşlıya ekmeği daha sıcak vermek, bir çocuğa fazladan bir susam ikram etmek. Bunlar kimsenin öğretmediği, ama onun yetim kaldığı günden beri öğrendiği şeylerdi.
Saat dokuza doğru, kapıdaki zil çaldı. İçeri Berk girdi.
Emre'nin içinde bir şey gerildi. Berk, yalnızdı. Elleri ceplerinde, yüzünde aynı rahat ifade vardı. Tezgâha yaklaştı, sanki hiçbir şey yokmuş gibi bir simit istedi.
"Bir simit," dedi. "Bir de düşünmen için bir saat."
"Berk, git buradan."
"Ne var? Müşteriyim." Berk, parayı tezgâha bıraktı, simidini aldı. Sonra sesini alçalttı. "Cumartesi akşamı. Sadece bir paket götüreceksin. İki sokak ötesine. İçinde ne olduğunu bilmene gerek yok. Karşılığında, bu fırında üç ayda kazandığını alırsın."
Emre'nin elleri tezgâhın üzerinde donup kaldı. Arka odadan Hasan Usta'nın hamur dövme sesi geliyordu. Düzenli, sağlam, değişmez bir ses. Onun ne hayatın içinde bir kestirme bildiği, ne de insanların kolay yollarla kurtulabileceğine inandığı bir adamdı.
"Hayır," dedi Emre.
"Düşünmeden mi?"
"Düşündüm."
Berk dudak büktü, gülümsedi. Bu kez gülümsemesinde bir sertlik vardı. "Düşünmeye devam et. Bir hafta var."
Çıktı. Zil yine çaldı. Emre, bir süre hareketsiz kaldı. Bileğinin sızısını artık hissetmiyordu. Daha derin bir sızı, göğsünde yer etmişti. Çünkü reddetmek kolay değildi. Onu asıl rahatsız eden, Berk'in sözleri değil, kendi içindeki o küçük, utanç verici sesti. O ses, hesap yapıyordu. Annesinin ödediği kirayı, Elif'in ayakkabılarını, gelecek ayın faturalarını. O ses, "Bir kez yapsan ne olur?" diyordu.
Arka odadan Hasan Usta çıktı. Elinde bir tepsi sıcak ekmek vardı. Emre'nin yüzüne baktı.
"Kimdi o?"
"Müşteri."
"Müşteri öyle bakmaz." Usta, tepsiyi tezgâha bıraktı. "Şunu iyi dinle evlat. Dünyada en pahalı şeyler, ucuza gelenlerdir. Bir kapıyı açmak kolaydır, ama içeri girdikten sonra geri dönmek, o kapıyı yapan ustanın bile elinde değildir."
Emre başını eğdi. Usta ne duyduğunu bilmiyordu, belki de her şeyi tahmin ediyordu. Emre, onun kendisine bir şey sormadığı için ona minnettar oldu.
"Eve git," dedi usta. "Bugün yeter. Bileğin de, kafan da."
Emre yavaşça önlüğünü çıkardı. Kapıya yöneldiğinde, usta arkasından seslendi.
"Emre."
"Efendim usta?"
"Baban, bu fırından ekmek alırken hep bir şey söylerdi. 'Çocuklarım benden daha iyi bir yere gidecek, ben de onların yolunu açacağım' derdi." Usta, gözlerini hamurdan ayırmadan konuştu. "Sen o yolu ne yaparsan yap, kendi ayaklarınla yürümelisin. Başkası senin için yürürse, gittiğin yer senin olmaz."
Emre bir şey diyemedi. Kapıdan çıktığında, soğuk hava yüzüne çarptı. Sokak lambaları yanıyordu. Uzakta, bir yerde köpekler havlıyordu. Cebindeki bozuk paraları saydı, otobüs parasına yetmiyordu. Yürüyerek eve gitmeye karar verdi.
Yürürken Berk'in teklifi aklında dönüp durdu. Bir paket. Sadece bir paket. Sonra, usta'nın sözleri. Sonra babası. Sonra annesinin boş masası.
Bu üç ses, kafasında yarışıyordu. Hangisinin kazanacağını bilmiyordu. Ama bir şeyi artık biliyordu: Bu kararı kimse onun yerine vermeyecekti.
Eve vardığında saat on bire yaklaşıyordu. Üçüncü basamağı bu kez gözleri kapalı atladı. Bileği sızladı ama umursamadı. Kapıyı yavaşça açtı. Mutfakta ışık yanıyordu. Annesi masada oturuyordu, başı kollarının üzerinde. Uyuyakalmıştı. Önünde soğumuş bir çay, yanında Emre'nin karnesi vardı.
Emre durdu. Karne, bu sabah çantasında olmalıydı. Annesi, onun çantasını karıştırmıştı.
Hatice başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı ama ağlamamıştı. Ağlamamak, onun bir yeteneğiydi.
"Matematik notun düşmüş," dedi, sesini yükseltmeden.
"Anne, ben..."
"Sormadım." Hatice karneyi katladı. "Fırını bırakmanı istemiyorum, biliyorsun. Ama bu evin direği ben olmalıyım, sen değil. Sen çocuksun Emre."
"Çocuk değilim."
"Hayır," dedi annesi, ve ilk kez sesi titredi. "Çocuk olmana izin vermedim. Bunun için kendimi affedemiyorum."
İkisi de sustu. Mutfağın duvar saati tıkırdıyordu. Dışarıda bir araba geçti, farları tavanda bir an dolaştı. Emre, annesinin elini tuttu. Bu hareketi yıllardır yapmamıştı. Kadının eli sertti, çatlaktı, deterjan kokuyordu.
"Anne," dedi. "Ben bu işi çözeceğim. Söz veriyorum."
Hatice yavaşça başını salladı. Bir söz daha. Bu evde sözler hep birikmişti, ama hiçbiri teslim edilmemişti. Yine de, bu sefer, gözlerinde bir şey değişti. Emre ne olduğunu çözemedi. Belki umuttu, belki yorgunluğun bir başka adıydı.
"Git yat," dedi Hatice. "Yarın uzun bir gün."
Emre odasına gitti. Elif, yatağında kıvrılmış uyuyordu, tavşanı kolunun altında. Emre çantasından Nazan Hoca'nın kitabını çıkardı, yastığının altına koydu. Lambayı kapattı. Karanlıkta, tavana baktı.
Bir sonraki bölümde, Berk'in verdiği bir haftalık süre dolmaya başlayacak, karnedeki not yüzünden Emre'nin okuldaki durumu ciddi bir hal alacak ve Hasan Usta'nın fırınına dair bilmediği bir gerçek ortaya çıkacaktı. Ama bu gece, Emre yalnızca bir şeyi düşündü: Merdivenin üçüncü basamağı.
Bir gün o basamağı kendi elleriyle tamir edecekti.
Henüz bunu bilmiyordu, ama yıllar sonra, o tamirin sadece bir basamaktan çok daha fazlası olduğunu anlayacaktı.
Yorumlar
- Mehmet Yıldırım: emre fırının kokusunu unutmuş ama çocukluk anısı hep peşinde
- AZRA KARADUMAN: usta sana bu önemli dersi verirken dikkat etmelisin
- Ayla Sancak: berkin sözleri seni zorluyor ama bir geri dönüş yok artık
- Alper Akgün: Gece karanlığında bile geleceğini düşündüğün o basamağı hatırlamak zor
- Azad Yiğit: Kessinlikle
- Selin POLAT: O sıcak ekmeğin verdiği mutluluk başka
- Zeynep Avcı: Neyse ki orada hiç yalnız kalmıyorsun
- Işıl Yağcı: bileğinin durumunu daha iyi saklayabilmeliydin
- Azad Yiğit: Öyle bakalım usta daha neler yapıcak. Yoksa bununla mı sınırlı kalıcak
- Ayla Malkoç: anne ile arandaki gerginlik çok içten yansıyor
- nadire menekşe: usta en zor zamanda şefkatle yanında durmuş herkes bunu yapmaz ki