Keşfet

3. Bölüm - Yedi Gün

Kırık Merdiven

Berk'in verdiği süre yedi gündü. Emre o geceden sonra günleri bir takvime değil, merdivenin basamaklarına bakarak saymaya başladı. Her sabah üçüncü basamağı atlarken içinden "Bir" dedi, ertesi sabah "İki" dedi. Sayı arttıkça, karşısındaki görünmez kapı da biraz daha aralanıyor gibiydi.

İlk gün okulda Nazan Hoca onu teneffüste yakaladı. Elinde bir kâğıt vardı. Kâğıdın üstüne, düzgün ve sert bir el yazısıyla bir çalışma planı çizmişti.

"Her gün yirmi soru," dedi. "Yirmi sorudan fazlasını isteyen ben değilim, sen de yapma. Az ama her gün. Büyük işler çoğu zaman gürültüyle değil, düzenle yapılır."

"Hocam, ben akşamları fırındayım. Eve geç geliyorum."

"Ben senin saatlerini sormadım. Pazar sabahları okulun kütüphanesi açık olacak. Anahtarı ben getiririm. İstersen gelirsin, istemezsen gelmezsin." Bir an durdu, gözlüğünü düzeltti. "Ama gelirsen, ben orada olurum."

Emre bu cümlenin ağırlığını o gün anlamadı. Bir yetişkinin sana "ben orada olurum" demesi, onun için tuhaf ve yabancı bir şeydi. Babası öldüğünden beri yetişkinler ya çekip gitmiş ya da Emre'den bir şey beklemişti. Kimse, "sen gelirsen ben beklerim" dememişti.

Üçüncü gün Berk, okul çıkışında kapının önünde durdu. Bu kez yalnız değildi. Yanında kendinden büyük iki genç vardı. Biri sigarasını içiyor, diğeri Emre'ye bakıyordu. O bakış, tartan bir bakıştı. Bir malın değerini ölçen biri gibi.

"Düşünüyor musun?" dedi Berk. Tonu hâlâ nazikti. Nezaket, onun silahıydı.

"Düşünüyorum," dedi Emre. Yalan söylemek istemedi. Ama doğruyu da tam söylemedi. Düşünüyordu. Hem de her gece.

Çantasına bakan genç, "Bu çocuk kitap taşıyor," dedi ve güldü. Gülmesinde bir kötülük yoktu, sadece alay vardı. Alay, bazen kötülükten daha çok acıtır.

Berk elini Emre'nin omzuna koydu. "Kardeşim, kitaptan para çıkmaz."

"Çıkar," dedi Emre, sesi kendi kulağına bile cılız geldi. "Geç çıkar ama çıkar."

"Annen bunu beklerken kiranı kim ödeyecek?"

Emre cevap vermedi. Çünkü bu, kimsenin cevaplayamayacağı kadar doğru bir soruydu.

Dördüncü ve beşinci günler, sessiz ama gergin geçti. Emre sabahları okula, akşamları fırına, geceleri Nazan Hoca'nın verdiği kitaba gitti. Her gece yirmi soru çözmeye çalıştı. Bazı geceler on beşte kaldı, çünkü gözleri kapanıyordu. Bazı geceler yirmi beşe çıktı, çünkü uyuyamıyordu. Kitabın kenarlarındaki o bilmediği çocuğun notlarına alıştı. "Burada hata yaptım." yazdığı yerde, kendi hatasını da yanına ekledi. İki çocuk, yıllar arayla, aynı sayfada birbirine el sallıyordu.

Altıncı gün, cuma akşamı, fırın boştu. Hava soğumuştu, camlar buğulanmıştı. Hasan Usta son tepsiyi fırından çıkardı, bezle ellerini sildi ve Emre'ye "Gel," dedi.

Emre onu fırının arka duvarına kadar takip etti. Duvarda un çuvallarının üstünde, yağdan sararmış bir çerçeve asılıydı. Bunu daha önce görmüştü ama hiç sormamıştı. İçinde, yirmi yaşlarında bir genç duruyordu. Gülüyordu. Arkasında bu fırının önü, kapının üstünde aynı tabela.

"Oğlum," dedi Hasan Usta. "Murat."

Emre sustu. Usta, çerçeveye bakıyordu ama gördüğü şey cam değil, çok uzaktaki bir günün sesi gibiydi.

"On beş yıl önce bu mahallede bir adam vardı. Çocuklara 'iş' gösterirdi. 'Bir paket götür, bir şey olmaz' derdi. Murat on yedisindeydi. Bu fırını ona bırakacaktım. Ama o 'ustam, ben bu fırında yaşlanmak istemiyorum' dedi. Benim gibi olmak istemiyordu. Hızlı yoldan zengin olacağını sandı." Sesi kısıldı. "İlk götürdüğü pakette yakalandı. Sonra ikincisi, üçüncüsü... Şimdi on bir yıldır içeride. Son görüşmede bana ne dedi biliyor musun? 'Baba, keşke bana hayır deseydin.' Ben ona hayır dedim oğlum, ama yetmedi. Çünkü hayır demek yetmiyor. İnsanın yanında bir de 'evet'ine gidecek bir yer olması gerek."

Emre'nin boğazı düğümlendi.

"Seni neden işe aldığımı soruyorsun hep," dedi usta, "sormasan da biliyorum. Çünkü Murat'a veremediğim şeyi sana vermek istedim. Bir yer. Elini tutacak bir iş. Bir kapı. Çünkü boş kalan çocuk, birinin kapısını çalar. Önemli olan, kimin kapısını çalacağı."

Emre gözlerini silmedi. Silmeye gerek duymadı. Usta da bir şey demedi. İkisi birlikte, sararmış çerçevenin önünde, sessizce durdular.

Yedinci gün, cumartesi geldi.

Berk'in dediği saat akşam dokuzdu. Emre fırında çalışıyordu. Saat sekizde kalbi hızlanmaya başladı. Dokuza yaklaşırken, ellerini unlu tezgâhın üstüne koydu, sanki bir gemiyi dalgalardan koruyormuş gibi. Hasan Usta, hiçbir şey söylemeden arka odada hamur yoğuruyordu. Ama Emre, ustanın her an kulağının ona açık olduğunu biliyordu.

Dokuzu on geçe, kapıdaki zil çalmadı. Camın önünden bir gölge geçti. Berk'ti. Kapının önünde durdu, içeri baktı. Emre'yle göz göze geldi. Berk bir şey söylemedi. Bir süre öyle durdu, sonra omuz silkip uzaklaştı.

Emre, tezgâhın üstüne düştü gibi eğildi. Nefesini bırakırken, ellerinin titrediğini fark etti.

"Gitti mi?" dedi usta, arka odadan, hiç ses çıkarmadan.

"Gitti."

"Gitmedi," dedi Hasan Usta. "Bu işler öyle bitmez. Ama bu gece sen kazandın evlat. Bu gece."

Emre, ustanın sözündeki o küçük ayrıntıyı kaçırmadı: Bu gece.

Yorumlar

  • Nazlı Güler: berkin yanında görünmemek için çaba harcıyorsun ama düşünmek zorundasın artık
  • Yasemin Yıldırım: elini uzatınca başarabileceğini hatırla emre asla pes etme
  • Eda Zorlu: emre o kaygılı bakışları daha fazla görmemeliydi
  • Efe Hendek: nazan hocanın sana söylediği cümleleri iyi dinle kaybetme umutlarını
  • Ege Bulut: emre kimseyle bağ kurmadıysa bu gece başlasın yalnız kalmamalısın
  • Eylül Karaca: O çocuk kitap taşıyor dedi ama sen içindeki mücadeleyi sakla emre
  • Efe Çelik: Bu gece özel bir şeyler olacak gözlerini aç ve bekle
  • Azad Yiğit: Bakalım neler çıkacak iyi okumalar 🙏
  • Recep Uçar: hasan ustanın hikayesi seni derinden etkiledi bu duyguları unutma
  • Meloş: Bu işin altında başka şeyler var
  • Bahar Onat: Kâğıda bakarken yapman gerekenlerin listesinin üstesinden gelmelisin
  • Nur: Gelecek kaygısının ağırlığını hissediyorsun ama hedeflerine odaklanmalısın