Keşfet

4. Bölüm - Öksürük

Kırık Merdiven

Kış, mahalleye sessiz sedasız çöktü. Önce sabahlar soğudu, sonra akşamlar. Balkonlardaki çamaşırlar donup tahtalaştı, apartmanın girişindeki camlar buğudan göz gibi karardı. Doğalgaz faturaları, bu mahallede insanların sofrasındaki en sessiz konuktu. Kimse konuşmaz ama herkes hesabını bilirdi.

Hatice'nin öksürüğü, aralık ayının başında başladı.

İlk başta önemsemediler. Her kışın bir öksürüğü olurdu. Hatice sabahları çayını içerken göğsünü tutup bir iki kere öksürür, "Soğuk aldım," derdi. Bu, evdeki herkesin öğrendiği bir cümleydi. Ama öksürük geçmedi. Geceleri, duvarın ardından, kısık ve derin bir ses geldi. Emre yatağında dönüp durdu, annesinin sesinin, kendi sesinin içine karıştığını hissetti.

Bir akşam, fırından döndüğünde annesini mutfakta yerde, sırtını dolaba vermiş otururken buldu. Elinde bir bez vardı ama silmiyordu. Sadece oturuyordu.

"Anne?"

"Bir şey yok." Hatice ayağa kalkmaya çalıştı, bir an sendeledi. "Başım döndü, yorgunluk."

"Doktora gidelim."

"Gitmem." Bu, kısa ve kesin bir cevaptı. "Sigortam yok Emre. Sitedeki yönetici prim yatırmıyor, bildiğin gibi. Muayene, ilaç, tahlil... Üstüne bir de iş kaybı. Ben bir hafta çalışmasam bu ev bir hafta durur."

"O zaman ben çalışırım."

"Sen okuyacaksın."

"Anne!"

"Sen okuyacaksın," dedi Hatice, bu kez sesi yükselmeden ama içinde bir demir taşıyarak. "Bunu pazarlık edecek değilim."

Emre onunla tartışmadı. Annesinin gözlerindeki o kararlılığı, yıllardır tanıyordu. Bir kadın, yaşamının bütün haklarından vazgeçebilir ama çocuğunun yolundan vazgeçemezdi. Bu vazgeçmezlik, en büyük sevgiydi ve aynı zamanda en ağır yüktü.

Okulda işler yavaş yavaş değişiyordu. Pazar sabahları, kütüphanenin kapısını Nazan Hoca gerçekten açıyordu. İlk pazar, Emre'den başka kimse yoktu. İkinci pazar bir kız geldi, Defne. Matematikten korkan, saçlarını örgü yapan, utangaç bir kızdı. Üçüncü pazar iki çocuk daha. Emre, farkında olmadan bir grubun içinde buldu kendini. Bu grup, Nazan Hoca'nın deyimiyle "hiçbir şey vaat etmeyen ama hiçbir şeyi de esirgemeyen" bir sınıftı.

Aralık sonunda yazılı sınav sonuçları geldi. Emre'nin matematiği, yirmi puan yükselmişti. Nazan Hoca kâğıdı ona uzattığında hiçbir şey demedi. Sadece gözlüğünü çıkarıp bir an gözlerini sildi. Emre bunu görmezden geldi, çünkü bazı anlar, bakılmadığı zaman daha çok anlam kazanırdı.

Eve koşarak gitti. Üçüncü basamağı atlayıp merdivenleri üçer üçer çıktı. "Anne!" diye bağırarak kapıyı açtı.

Hatice mutfakta, bir sandalyede oturuyordu. Yüzü bembeyazdı. Elinde bir mendil, mendilde kırmızı bir leke.

Emre'nin sevinci, ağzında kuruyup kaldı.

"Anne..."

"Önemli değil," dedi Hatice, mendili hızla katlayıp cebine koydu. "Burnum kanamıştır. Ne oldu, neden bağırıyorsun?"

Emre karneyi, sınav kâğıdını uzattı. Elleri titriyordu ama sevinçten değil. Annesi kâğıda baktı. Gözleri puanın üstünde gezdi. Sonra yavaşça gülümsedi. Bu gülümseme, Emre'nin aylardır görmediği bir şeydi. Ama yüzündeki solgunluğun yanında, bir mum alevinin rüzgârda titreyişi gibi geldi.

"Gördün mü?" dedi Hatice. "Dedim ben sana."

"Anne, doktora gidiyoruz."

"Emre..."

"Gidiyoruz. Yarın. Bu işin tartışması yok."

Hatice bu kez cevap vermedi.

Ama ertesi sabah, Emre uyandığında annesi evde yoktu. Mutfak masasında bir not duruyordu: "İşe erken gittim. Kahvaltı hazır. Dönünce konuşuruz." Domates, yine ikiye bölünmüştü. İki dilim.

Emre okula gitti ama aklı evdeydi. Matematik dersinde Nazan Hoca bir kere ona seslendi, cevap alamadı, ikinci kere seslendiğinde onun yüzüne bakıp sustu. Teneffüste yanına geldi.

"Bir şey mi var?"

"Annem hasta hocam. Ama doktora gitmiyor."

Nazan Hoca bir an düşündü. "Sigortası?"

"Yok."

Hoca başını salladı. Sanki bu cevabı baştan biliyordu. "Bugün öğleden sonra bir arkadaşıma telefon edeceğim. Devlet hastanesinde çalışıyor, bir yol bulur belki. Sen şimdi dersine dön."

Okul çıkışı, Emre Elif'i almak için ilkokulun kapısına yürürken telefonu çaldı. Ekranda bilmediği bir numara vardı. Açtı.

"Alo, Emre Yıldız'ın yakını mı?" dedi bir kadın sesi, telaşlı bir sesle. "Hatice Yıldız'ın oğlu mu?"

Emre durdu. Yolun ortasında, kaldırımda, yüzünü kaybeden bir çocuk gibi.

"Evet..."

"Annenizin sitede merdivenlerden düşmüş. Sağlık ekibi geldi, hastaneye götürüyoruz. Şehir Hastanesi'ne gelebilir misiniz?"

Emre telefonu kapattığını hatırlamıyordu. Kendini koşarken buldu, Elif'in elinden tutarak, onu da sürükleyerek. Elif ağlıyordu, ne olduğunu anlamadan. "Abi, annem nerede? Abi!"

"Birlikte gidiyoruz," dedi Emre. Sesi tanıdık değildi. Bir yetişkinin sesiydi bu. Yirmi yıllık bir adamın sesi, on altı yaşında bir çocuğun boğazından çıkıyordu.

Hastane koridoru, sarı ışıklı, kokulu ve uzundu. Emre bir sıraya oturdu, Elif'i dizine aldı. Saat ilerledi. Hemşireler geçti, doktorlar geçti. Hiçbiri onlara bakmadı. Elif, abisinin kolunda uyuyakaldı. Emre, tavana bakarak sayı saymaya başladı. Bir. İki. Üç. Sayılar, bir merdiven gibi yükseldi. Ama bu merdivenin hiçbir basamağı, onu bir yere götürmüyordu.

Gece yarısına doğru, yeşil önlüklü bir doktor çıktı. Yorgun yüzlü, sakin bir adamdı.

"Hatice Hanım'ın yakını?"

Emre ayağa kalktı. Elif'i dikkatle sıraya yatırdı.

"Annenizin akciğerlerinde bir problem var," dedi doktor. "Düşmeden kaynaklı kırığı tedavi edeceğiz ama asıl mesele bu değil. Tahlillere ve görüntülemelere ihtiyacımız var. Yatışı yapıyoruz. Bu sürecin masrafları..."

Doktor cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Emre, onun sözlerinin arkasındaki rakamı duymuştu bile.

"Annem iyi olacak mı?"

Doktor kısa bir süre sustu. Bu sessizlik, Emre'nin bütün hayatında duyduğu en uzun sessizlikti.

"Elimizden geleni yapacağız," dedi sonunda.

Bu, bir cevap değildi. Ama Emre, bazı sorulara doğru cevabın verilemeyeceğini öğrenmişti. Kapı kapandığında, koridorda yalnız kaldı. Elif'in uykulu nefesi, bir saat gibi tıkırdıyordu.

Cebindeki telefon titredi. Bilinmeyen bir numaradan kısa bir mesaj vardı:

"Yedi gün bitti ama ben beklerim. B."

Emre mesaja uzun süre baktı. Silmedi. Silmediğini fark ettiğinde, içindeki bir şey sessizce yerinden oynadı.

Yorumlar

  • Zeynep Avcı: Ah emre annene daha çok destek olmalısın bu durumda
  • Pınar Eryılmaz: bu güzel haber sevinçle gidip onu kutla ama dikkat et
  • Işıl Yağcı: keşke o mum alevi gibi titremeden yanına otursaydın emre
  • Poyraz Pekün: Bu sesler korku gibi geliyor koşmanın vaktidir şimdi emre
  • Hilal Fidan: Başka bir şey değil hadi doktora gitsin bu aileye bir göz atılması lazım
  • Yasemin Yıldırım: anne rüzgarda sönme gibi ne kadar kıymetli öncelikli hastalık beklemek gerekiyor mu
  • Kırık Cümleler: keşke denilseydi hastalığın sebebi ama yaşamak için savaşmalısınız